Sormuşlar dervişe;
Hayat nicedir..?
Demiş ki;
“Hayat bilmecedir…
Attığın her adım bir hece…
Çözene gündüz, çözemeyene gecedir…”

**
Dervişe sormuşlar: “En zor olan nedir?” “Sözdür” demiş. “Anlatması da zor, anlaması da…”
**
Dervişe sormuşlar; “İnsanın başına gelecek en güzel nasip nedir?”
Derviş demiş ki; “Herkesin bir şeyler anlatmak istediği şu yalan dünyada, seni dinlemek isteyen birine rastlamaktır…”
**
Dervişe sordular “Nasıl olalım?”
Derviş dedi ki;
“Musibet karşısında; Metanetli
Cehalet karşısında; Marifetli
Husumet karşısında; Mağfiretli
Kötülük karşısında; Hayır sahibi
Kabalık karşısında; Letafetli ol ki
Yaradan seni sabrından ötürü sevsin…”
**
Dervişe sormuşlar;
“Evlilikte 50 yılı nasıl devirdiniz” diye;
Cevaplamış derviş: “O deli olduğu zaman ben veli oldum, ben deli olduğum zaman o veli oldu…”
**
Dervişe sormuşlar;
“Nasıl insan oluruz?” diye…
Derviş “Üç adım atmakla” diye cevap vermiş;
“Önce sana kötülük yapanlara kötülük düşünmemen gerekir. İnsanlığa attığın ilk adım budur.
Sana kötülük yapanlara iyilik yapabildiğin an ise, ikinci büyük adımı atar ve hakiki insan olmaya başlarsın.
Nihayet, sana iyilik yapanla kötülük yapan arasında bir fark hissetmeyecek hâle geldiğin zaman ise insan olursun.”
**
Dervişe sormuşlar “Arif kimdir?”
Derviş de demiş ki;
“Derdini sade anlatan adam dertlidir. Güzel anlatan edebiyatçı, hâliyle anlatan âşık, tebessümüyle örten ariftir!..”
**
Derviş’e demişler ki; “Bir adam senin hakkında konuştu” Derviş de demiş ki;
“Kendi sayfasıdır istediği gibi doldurabilir.”
**
Derviş’e sordular: “İnsan nasıl sabreder?”
Derviş dedi ki; “Unutursun sabredersin, bu en güzelidir…
Kabul edersin sabredersin, bu en doğrusudur…
Vazgeçersin sabredersin, bu en zorudur… Bir de işini Allah’a havale eder sabredersin, İşte bu, en yücesidir…”
**
Dervişe sormuşlar “Huzuru nasıl buldunuz?” Cevabı;
“Rızkımı kimsenin yemeyeceğini anladım sakinleştim… Allah’ın beni her daim gördüğünü anladım haya ettim…
İşimi kimsenin yapmayacağını anladım işe koyuldum… İşimin sonu ölümdür ona hazırlandım… İyilikleri çoğalttım, kötülükleri azalttım…”
**
Dervişe sormuşlar “Nasıl isteyelim?”
Derviş dedi ki; “Bir şey istersen insandan isteme,
Verse minnettir, vermese zillettir…
Sen Allah’tan iste,
Verse nimettir, vermese hikmettir…”

Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir.
Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir.
Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir.. .
Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
– Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmıtamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri.



Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
– Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş.
Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz.
Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar.
Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
‘Kabak aşağı, kabak yukarı.’
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir.
Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır.
Ölmüştür. Görenler çığlığı basar.

Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
– Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?

Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
– Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!

Libyalı İslam Tarihi Profesörü Ali Muhammed Sallabî’nin bir televizyon kanalında yayınlanan konuşmasından bir bölüm
*
“Tarih tekerrür ediyor, ders alın ey akıl sahipleri:

Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti olmasaydı Arap Yarımadası şimdi bir Portekiz ya da İspanya sömürgesi olurdu.

Eğer Osmanlı Devleti olmasaydı, Kuzey Afrika şimdi bir Hıristiyan toprağı olurdu.

Eğer Osmanlı Devleti ve onun şerefli, mücahid, yüce sultanları olmasaydı, Araplar şu anda Hıristiyan olurlardı. Bu geniş Arap toprakları muhtemelen Portekiz, İspanya, Fransa, Hollanda, İngiltere ve İtalya’ya bağlı silme Hıristiyan bölgeler ve eyaletler olurdu. Diğer bazı bölgeleri de İran’a ve Farslara bağlı vilayetler olurdu.

Şunu bilelim ki, Osmanlı’nın; 1517 ile 1917 yılları arasında Portekiz, Hollanda ve İngiltere işgallerine karşı Yemen’i, Haremeyn’i Mekke’yi ve Medine’yi savunurken verdiği kayıplar ve şehitler onun Avrupa fetihlerine karşı verdiği şehitlerden ve kayıplardan çok daha fazladır.

Sonra da kalkıp Osmanlı Devletini haksızca ve iftira ederek Arap ülkelerini işgal etti, zenginliklerini sömürdü, Arapları köleleştirdi ve cahil bıraktı diye itham ediyorlar. Oysa bu doğru değildir.

Şimdi şöyle bir soru soralım: Bunlar Osmanlı Devletini bu yalanlarla kim adına suçluyorlar? Osmanlı Devleti yıkılalı bir asır oldu, Araplar bu uzun süre içerisinde neyi başardılar?
Hiçbir şey başaramadılar, sadece bu uzun süre boyunca Batının sömürgesi oldular.

Sonuçta Arap halklarını onlar fakirleştirdiler, cahil bıraktılar, sömürdüler, onları birbirleriyle boğazlaşan, birbirlerini öldüren, gruplara ve kabilelere ayırdılar. Oysa onlar Osmanlı Devleti sayesinde tek millet, tek toprak ve tek yürek idiler.

Yapmayın! Osmanlı’nın cihatla, İslam bayrağını dalgalandırmakla geçen 500 yılını son 50 yıldan ibaret görmek haksızlık değil midir?

Yapmayın! Yüz milyondan fazla insanın onlar sebebiyle İslam’ı seçmiş olmasını görmezden gelmemiz haksızlık olmaz mı?

Yapmayın! Endülüs’ü savunan yegâne devlet olan ve kovulan pek çok Endülüslüyü kurtaran, Tunus ve Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?

Yapmayın! İslam Dünyasına karşı düzenlenen yirmi beşten fazla Haçlı Seferine tek başına karşı koyan, onları geri püskürten ve nihayet Tunus gibi Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?

Yapmayın! En son Sultanı, Filistin’in korunmasının bedeli olarak, tahtını veren ve onu Yahudilere bırakmayan Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?

Yapmayın! Arap eğitim programlarının Bayezid’i, Selim’i, Abdülhamid’i, Kanuni’yi zikretmemeleri, üstüne üstlük, öğrencilerimizin Osmanlıyı sömürgeci olarak bilmeleri haksızlık olmaz mı?

Yapmayın! Programlarımızda çocuklarımıza Fransa’nın ve İngiltere’nin faziletlerini öğretirken, Osmanlı’nın olumsuzluklarını anlatmamız haksızlık olmaz mı?

Allah Abdülhamid’e rahmet eylesin, ne demişti? Arap ülkelerini kast ederek: “Eğer biz bu topraklardan çekilirsek, oralar gelecek yüz yıl boyunca İslam’ı da, istikrarı da tanıyamazlar…” Dediği gibi olmadı mı?

Allah ümmetin izzetini ve dinini koruyan Sultan Abdülhamit Han’a ve diğer İslam önderlerine rahmet eylesin.

Biz kesin olarak inanıyoruz ki, Osmanlı Hilafeti İslam Hilafetinin bir devamıdır. Bazılarında görülen hatalar bireysel tasarruflardır ve bunlar asla ümmeti de, Hz. Ebubekir’den Sultan Abdülhamit’e herhangi bir İslam Hilafetini de lekelemez.
(Çeviren Prof. Dr. Faruk Beşer)

By Aydınlık Luminous

Bilim kurgu Araştırma Güncel yaşam Tarih Gelecek Ekonomi Science fiction Research Current life History Future Economy