GEÇMİŞİMİZDEKİ YAZARLAR
Hazırlayan: Hakan Kısa
İhsan Mahvî
İhsan Mahvî – Mesnevîhân, Semâzen, Şair

Esrâr Dede’nin yaşamı ve eserleri üzerine çalışan araştırmacılar için Fâtin Dâvud’un Hâtimetü’l Eş’âr‘ı ( İstanbul, 1271 ), Mehmed Tevfik’in Kafile-i Şuarâ‘sı ( İstanbul, 1290 ) ve Saadettin Nüzhet Ergun’un Türk Şâirleri‘nin 3’üncü Cildi’ndeki “Esrâr Dede” maddesi ( Ülkü Basımevi, 1945 ) temel kaynaklar olmuşlardır. Bununla birlikte, Saadettin Nüzhet Ergun’un “Esrâr Dede” maddesinin, İhsan Mahvî’nin basılmamış olan ve günümüz araştırmacılarının bulamadığı kayıp bir eserinden yapılan alıntılara dayandığı bilinmektedir. Mahmud Kemal İnal’ın Son Asır Türk Şâirleri‘nindeki “İhsan Mahvî” maddesinde ise Mesnevî‘nin 18 beytini şerh ettiği ama basılmadığı, Esrâr Dede Tezkiresi’ne de bir zeyl yazmaya başladığı belirtilmektedir ( C. II, s. 702, 1969 ). 17’nci yüzyılın Mevlevîleri arasında önemli bir yeri bulunan Ağazâde Mehmed Dede de Mesnevî’nin ilk 18 beyitini, İsmail-i Ankaravî’nin eserinden alıntılar yapmak suretiyle şerhetmiştir.

İyi bir şâir, değerli bir edebiyat târihçisi, semâzen ve önemli bir mesnevihân olan İhsan Mahvî’nin ismi, maalesef Mahmud Kemal İnal’ın Son Asır Türk Şâirleri‘nindeki “İhsan Mahvî” maddesi ( C. II, s. 702 – 704, 1969 ), Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi‘ndeki “İhsan Mahvî” maddesi ( Dergâh Yayınları, C. 4, s. 347, 1981 ) ile Bayram Ali Kaya’nın Tekke Kapısı: Yenikapı Mevlevîhânesi’nin İnsanları isimli eserindeki “İhsan Mahvî” maddesi ( s. 278, 2012 ) dışındaki kaynak eserlerde pek geçmez. Ama, Tâhirü’l Mevlevî’nin tanıdığı 24 şâirin hâl tercümelerini ve ölümlerine düşürdüğü târihleri içeren Şâir Anıtları isimli yazma eserinin 45’inci sayfasında İhsan Mahvî de yer almaktadır. Ana kaynak mahiyetindeki bu 6 Kânun-i Evvel 1944 tarihli ve 21 X 17 ( 15.5 X 10.5 ) ebadındaki ambalaj kâğıdıyla kaplanmış mukavva kapaklı 58 sayfalık eser, Ali Emîrî Kütüphânesi’nde Şer’iye 1168’de kayıtlıdır. İhsan Mahvî’nin yaşam öyküsü için bana göre diğer bir ana kaynak da Ankara İstiklâl Mahkemesi’ndeki sorgu tutanağıdır. “Giresun Davası” olarak bilinen muhâkemenin 31 Ocak 1926 günlü 6’ncı celsesindeki sorgusunda doğum târihi ve yeri, baba ismi ve memûriyeti hakkında önemli bilgiler vermiştir. Onun sorgusunun metnini Ahmed Nedim’in hazırladığı ve 1993 yılında İşâret Yayınları tarafından yayımlanan Ankara İstiklâl Mahkemesi Zabıtları 1926 isimli eserin 124’üncü sayfası ile 128’inci sayfası arasında da okumak mümkündür. İhsan Mahvî’nin sorgu tutanağında mahkeme üyelerinden birinin sorusu veya söylediğini “M”, İhsan Mahvî’nin verdiği yanıtıysa sanık olduğundan “S” ile kodladım.

İhsan Mahvî’nin Sorgusu

İhsan Mahvî, yargılandığı davanın 8 Şubat 1926 tarihli celsesinde berâet eder. Oysa, aynı davada, İskilipli Atıf Hoca ile Ali Rıza Efendi idâma mahkûm olmuşlardır. İhsan Mahfî’nin 6’ncı celsede verdiği bilgilerin onun doğru bir biyografisinin yazımı açısından önem taşıdığı kanısındayım.

M: İsminiz?

S: İhsan.

M: Pederinizin?

S: Ali Rızâ.

M: Doğumunuz?

S: 307.

M: Nerelisiniz?

S: İstanbul Saraçhâne başındanım.

M: İstanbul’da kimin var?

S: Pederim ve birâderim var.

M: Sizin mesleğiniz nedir?

S: Orta öğretimde mümeyyizim.

M: Önceleri?

S: Asker idim.

M: Mümeyyiz nasıl oldunuz?

S: Köprülüzâde Fuâd Bey müsteşar olunca.

M: Sizi nereden tanır?

S: Edebiyatla meşgul olduğumdan tanır.

M: Asker iken ne vazîfede idiniz?

S: Redif Fırkası, 1’inci Piyâde Alayı, 2’nci Tabur hesâb memûru muâvini idim.

M: Askerlikten ne vakit çıktınız?

S: 340 Mart’ında istifâ ettim.

M: O zaman nerede bulunuyordunuz?

S: İstanbul’da.

M: Yâni Mütâreke senelerinde İstanbul’da idin?

S: Evet.

M: Askerlikten emekliliğin var mı?

S: Yok.

M: Neden?

S: İstifâ ettim.

M: Sen daha açık söyle, askerlikten atıldın mı?

S: Hayır efendim.

M: Biz künyenize bakacağız. Mütâreke senelerinde İstanbul’da ne yapardınız?

S: Yine asker idim. Kadıköy Muhâfız Taburu’nda idim. İngilizler’in işgali üzerine bizleri İstanbul’a naklettiler. Sonra İstanbul’da alay lağvedildi. Bir ay kadar açıkta kaldım. Sonra Meclis-i Ayârı Muhâfız Bölüğü hesâb memûrluğuna tâyin edildim. Oradan bendenizi 338’de Ankara Askerlik Şûbesi hesâb memûrluğuna tâyin ettiler.

M: Ne vakte kadar Meclis-i Ayân Muhafız Bölüğü’nde kaldın?

S: 338 Teşrînlerine kadar.

M: Arada 2-3 sene kadar fasıla var. Kuvâ-yı inzibatiye alaylarından hangisine tâyin olundun?

S: Hiç tâyin olunmadım. Biz hazır kıt’a hâlinde Kadıköy’de idik. Benim inzibâtiyecilerle alâkam yokdur.

M: Açıkta mı durdun?

S: Evet.

M: Senin tarikata intisâbın var mı?

S: Mevlevî tarikatına var efendim.

M: Ne vakitten?

S: Efendim, küçük idim. Pederim tarafından intisâb ettirilmişim. Konya’da düğün varmış. Pederimi çağırdılardı. Ben de gittim. Yirmi gün kaldık.

M: Niçin gittiniz idi?

S: Pederim Karagöz oynatırdı. Orada düğüne gittik.

M: Buraya doğrudan doğruya mı mümeyyiz olarak tâyin edildin?

S: Hayır kâtip olarak.

M: Vekil kimdi?

S: Vâsıf Bey.

M: Kaç kuruş maaş alırsın?

S: 3000 kuruş.

M: Burada mücâdele senelerinde o kadar fedâkârlık edenler, çalışanlar aç kalırlar. Senin gibi pis, murdar bir adamı getirir oraya sokarlar. İstanbul’da kimlerle mektuplaşırsın?

S: Tâhir’ul-Mevlevî ile bir de Suûd’ul-Mevlevî ile tanışırım.

M: Suûd Beyle ne münâsebetle tanışırsın?

S: Ben Âyan dâiresinde hesâb memûru iken o da orada kâtip imiş o münâsebetle tanırım.

M: O da sizin tarikattan mıdır?

S: Evet.

M: Mektûblaşır mısınız?

S: 340 senesinde bir defa yazmıştım.

M: Bir defa mı yoksa?

S: Bir iki mektûb yazdığımı hatırlıyorum.

M: 340’dan sonra?

S: Ondan sonra yazmadım. Zîra fevkalâde meşguldüm. Onun için mektûb filan yazmaya, kimse ile görüşmeye vaktim yoktu.

M: Kimlerden mektûb alırsın?

S: Birçok muallimler işleri için mektûb yazıyorlardı.

M: Bir mektep müdürü Râsim Bey var o kimdir?

S: Bizim kalemde bir kâtip Râsim Bey vardı. Vona’ya leylî îbtidâi mektebi müdürü tâyin edildi.

M: Sana yazdığı mektûbta, “Haydar Bey şapka giydi mi? İktisadî ve dînî mahzûrlarla buna hücûm ediyor mu?” diyor. Bu Haydar Bey kimdir?

S: Orta öğretim dâiresinde müdür muâvinidir.

M: Bu mesele nedir?

S: Her hâlde aralarında daha evvelce bir münâkaşa geçmiş olacak ki, böyle yazıyor. Ben bilmiyorum. Bu Râsim Bey daha Şapka Kanûnu’ndan evvel şapka giymiş bir gençtir.

M: Sultan Reşad Türbedârı Mustafa Nuri Efendi ile nereden tanışırsın?

S: Evimiz Eyüp’tedir, o münâsebetle tanırım.

M: Sen ona Ankara’nın durumu hakkında ne bilgi verdin?

S: Yeni geldiğimiz zaman ev bulma sıkıntısından henüz yerleşemediğimden bâhsettim. Bir de evlenmek meselesi vardı. Onu yazdım.

M: Kaç senesinde evlendiniz?

S: 335′ de evlendim. Fakat 340’da eşimden ayrıldım. Ondan sonra beni evlendirmesi için bu zâta mürâcaat etmiştim. O da münâsib birşey buluruz demişti. Mesele budur.

M: 4 Teşrîn-i Sani 341 tarihli bir belge ile imzanız altında Gazi Paşa’ya Mevlevî tekkeleri hakkında birşey yazıyorsun, bu nedir?

S: Bendeniz bunu yalnız temize çektim. 340 Teşrînlerinde Konya’dan Abdülhalim Çelebi gelmişti, ziyâretine gittim. Orada Veled Çelebi Efendi de vardı. Abdülhalim Çelebi, “Konya’daki Mevlevî arazileri hakkında Gazi Paşa Hazretleri’ne mürâcaat ettim. Kabul edildim” dedi. Oysa kabul edilmediğini hissettim. Bu tezkereyi yazmış. Bize okudu. Bana senin yazın iyidir, şunu temize çek, dedi. Bendeniz de temize çektim.

M: İmza kimin?

S: Kendisinin.

M: Siz öteden beri bu Mevlevîlik için adam akıllı çalışıyor, uğraşıyorsunuz.

S: Uğraştığım yok efendim.

M: En son defa Suûd’ul-Mevlevî ile hangi târihlerde muhâberede bulundun?

S: 340 Ağustos’undan, Eylül’ünden sonra ne mektûb yazdım, ne de aldım.

M: Seni Maârif Vekâleti’ne gûya zamanın ihtiyacına göre Maârif makinesinin bir kısmını işletmek için koymuşlar. Hâlbuki sen kapkara tekke taraftarısın. Bütün yazışmaların bunu gösteriyor.

S: Benim vekâlete geldiğimden beri yenilik uğrunda çalıştığımdan bütün vekâletin bilgisi vardır.

M: Biz buna inanırsak aptallık etmiş oluruz. Size inanılmaz, bu zikzaklardan geçen katiyyen inkılâb adamı olmaz.

S: Beyefendi, bendenizin tekkelerin kalkması taraftarı olduğumu herkes bilir.

M: Abdulhalim Hilmi Efendi’nin vermiş olduğu şeyi niçin düşüncenin hilâfına yazdın?

S: Efendim orada bulunmuş oldum. Hatırını kırmamak için yazdım.

M: İnsan kanâatlerinden hatır için fedâkarlıkda bulunmaz.

M: Kâfi, çıkınız.

Hayâlî Ali Rıza Efendi’nin Oğlu

İhsan Mahvî’nin İstiklâl Mahkemeleri’ndeki sorgusunda doğum târihi için verdiği 1307 târihi Rûmi takvime göredir. H. 16 Muharrem 1309 ve M. 22 Ağustos 1891 doğumludur. Şaraçhâne Başı’nda doğmuştur. Hayâlî Ali Rızâ Efendi’nin oğludur. Pederi Karagöz oynatıcısıydı. İlk tahsîline Amcazâde Hüseyin Paşa İbtidâisi’nde başlamıştır. Fatih Rüşdiyesi’nden sonra girdiği Vefâ İdâdîsi’nden mezûn olmuştur. Hoca Hâlis Efendi’den Arapça, Tâhirü’l-Mevlevî’den de Farsça öğrenmiş olan İhsan Mahvî, Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhi Mehmed Celâleddin Dede ile Mehmed Es‘ad Dede’den mesnevîhânlık icâzeti almıştır. İbnülemin’in kaydettiğine göre memûriyet hayatına, 10 kuruş maaş ve 50 kuruş âidatla Evkaf Mahlûlat Kalemi’nde başlayan İhsan Mahvî, memûrlara ilişkin yapılan düzenlemeler çerçevesinde kadro dışında bırakılmış ve bunun üzerine orduya girmiştir. Rumeli’ye gittiği ve bir süre eşkıya takîbi için dağlarda dolaştığı söylenir. Daha sonra tabur kâtibi muâvini ve hesap memûru olmuş, görevi gereği çeşitli savaş cephelerinde bulunmuş, Hemedan’dayken Fars Edebiyatı eğitimi almaya çalışmıştır. Ankara’da Askere Alma Şubesi ve Meclis-i Âyân Dâiresi Muhâfızlığı hesap memûrluğunda çalışmaya başlamıştır. Ankara İstiklâl Mahkemesi’ndeki sorgusunda ordudan R. 1340 yılında Redif Fırkası’nda 1’inci Piyade Alayı 2’nci Tabur Hesap Memûru Muâvini iken istifâ ettiğini belirtir. Köprülü Fuad Bey’in müsteşarlığı döneminde Dârülfünûn’da imtihana girmek sûretiyle Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği sertifikası almıştır. Bir süre Maârif Vekâleti Orta Tedrîsât Mümeyyizliği’nde bulunduktan sonra öğretmenlik mesleğine girmiştir. R. 1335 yılında evlenen ve R. 1340 yılında boşanan İhsan Mafvî, kaynaklarda “son devrin en iyi semâzenlerinden biri” olarak gösterilir. İyi bir şâir olan İhsan Mahvî, şiirlerinde kendisine şâir Hamid Efendi tarafından verilen “Mahvî” mahlasını kullanmıştır. Hayatına dâir İbnülemin’e gönderdiği yazıda, kendi şâirlik derecesiyle ilgili olarak “Çağdaşları arasında belki dördüncü, beşinci derecede şiir söyleyebilen İhsan Mahvî, ünlü olamamış, ancak kemâl ve fazîlet erbâbının teveccüh ve iltifâtlarına mazhar olabilmiştir” kaydına yer vermiştir. Yine bu yazıdan hareketle, onun Mesnevî’nin ilk 18 beyitinin şerhine dâir basılmamış bir eserinin bulunduğunu, Esrâr Dede’nin tezkiresine zeyl yazmaya teşebbüs ettiğini, şiirlerinin bulunduğu bir mecmûasının olup, bunun Kerkük’te iken İngilizlerle meydana gelen bir çatışmada zâyi olduğunu öğrenmekteyiz. İbnülemin’in kitaplarının ve eserlerinin Büyük İstanbul Yangını’nda Fatih’teki eviyle birlikte yandığını belirttiği İhsan Mahvî, 30 Kanûn-i Evvel 1936 günü genç yaşta İstanbul’da vefât etmiş ve Karacaahmet Mezarlığı’nda ünlü Dîvân Şâiri Nedîm’in mezarının civârına defnedilmiştir. Nedim, Çiçekçi Durağı’nın arkasında, annesi Saliha Kadın’ın yanında 8’inci Ada Kısım A’da medfundur. Onların önündeki boş yeri de sağlığında “Nedim’in ayak ucunda yatmak benim kısmetim” diyerek İbrahim Hakkı Konyalı satın almıştı. Nedim’in mezarı eskiden Çiçekçi Kahvehânesi’ne nazaran târif edilir, onun karşısında olduğu belirtilirdi.

Vefât Haberi

İhsan Mahvî’nin vefât haberi Cumhuriyet gazetesinin 31 Aralık 1936 günlü nüshasının 3’üncü sayfasında şu şekilde yer alır:

” Kadıköy Orta Mektebi muallimlerinden İhsan Mahvî dün ölmüş ve cenâzesi yüzlerce talebesinin gözyaşları arasında kaldırılarak defnolunmuştur.”

Cumhuriyet gazetesinin 3 Eylül 1932 günlü nüshasının 2’nci sayfasındaki habere göre, İhsan Mahvî, Ankara’daki Gazi Muallim Mektebi’nin Türkçe muallimliğinden Kadıköy Orta Mektebi’nin Türkçe muallimliğine atanmıştır. Ankara’daki vazîfesi esnâsında, 1927 yılında, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İshak Refet Işıtman ve Halid Bayrı ile Anadolu Halk Bilgisi Derneği’nin kurucu üyelerinden olmuştur.

Vakfettiği Kütüphânesi

İhsan Mahvî’nin kütüphânesindeki kitaplardan önemli bir kısmı mirasçıları tarafından 18 Eylül 1937 tarihinde Üsküdar’daki Hacı Selim Ağa Kütüphânesi’ne bağışlanmıştır. Bunun nedenini İhsan Mahvî’nin Hacı Selim Ağa Kütüphânesi’nin müdürü Ahmed Remzi ile yakın dostluğu olarak düşünenler varsa da, Ahmed Remzi Akyürek bağıştan önce Eski Eserler Kütüphânesi’nde müşâvir olarak çalışmak için Hacı Selim Ağa Kütüphânesi’nden 1 Şubat 1937 günü istifâ ederek Ankara’ya gitmiştir. 20 Ekim 1955 günü Süleymaniye Kütüphânesi’ne nakledilen 309’u basma 8’i yazma olmak üzere toplamda 317 adet olan bu kitaplar üzerindeki “Öğretmen / Merhûm / İhsan Mahvî Balkır’ın / Vakfıdır / 22 – 30 Aralık 1936” mührüne nazaran, İhsan Mahvî’nin ölümünü beklediği ve öldüğü gün dahi vakfettiği kitaplarını mühürlediği anlaşılmaktadır.

İhsan Mahvî’nin Eserleri

Balkır soyismini alan İhsan Mahvî’nin asıl önemli eserlerinin bir kısmının cephelerde kaybolduğu ve bir kısmının da Fatih Yangını’nda kütüphânesiyle birlikte yandığı anlaşılmaktadır. Günümüze daha çok onun Mahfil dergisindeki şiirleri ve yazıları kalmıştır.

Mahfil, Zilkade 1338 ile Ramazan 1344 ( Temmuz 1920 ile Mart 1926 ) târihleri arasında 68 sayı yayımlanan bir dergidir. Tâhirü’l-Mevlevî, Ferid Bey ve Karahisarlı Ahmed Efendi tarafından kurulmuştur. Yazar kadrosu arasında Ferid ( Kam ), Aksekili Ahmed Hamdi, Suûd’ul- Mevlevî, İskilipli Mehmed Âtıf, Mehmed İzzet, Tokadîzâde Şekib, Abdülbâki ( Baykara ), Muhiddin Râif, Hüseyin Vassâf, Mîralây Abdurrahman, Bergamalı Cevdet, Reşid Mazhar, Ahmed Remzi, Ödemişli Muammer, İhsan Mahvî ve Mazhar Osman yer almıştır. Dağıtım yeri olarak Bâb-ı Âlî Caddesi’nde İttihad-ı Ticâret Kütüphânesi’nin adresi verilmektedir. Mecmûanın ilk cildi olan ilk 12 sayıda “Dînî, ilmî, edebî, içtimaî ve şimdilik şehrî mecmûa-yı İslâmiyyedir” başlığı yer alır. 13’üncü ve 31’inci sayılar da dâhil 19 sayı boyunca “ilmî, edebî, içtimaî ve şimdilik şehrî mecmûadır” şeklinde yazılır. 32’nci ile 36’ncı sayılar arasındaki 5 sayıda “dînî, ilmî, edebî, içtimaî ve şimdilik şehrî mecmûadır” şeklinde yer alan başlık 37’nci ve 38’inci sayılarda “İslâmî” ibâresi eklenerek kullanılır. Birlikte ve aynı târihte yayımlanan 32’inci 33’üncü sayılarla 61’inci sayı da dâhil olmak üzere toplam 29 sayı boyunca “dînî” ifâdesi başlığa yeniden eklenir. 62’nci sayıdan 68’inci sayıya kadarki 7 sayı boyunca “dînî” ifâdesi çıkarılmış ve kullanılmamıştır. Mahfil, az sayıdaki fasıla dışında 67’nci sayısına kadar düzenli yayımlanmıştır. Sadece Tâhirü’l-Mevlevî’nin ve İhsan Mahvî’nin Ankara İstiklâl Mahkemesi’nce yargılandıkları dönemde yayımlanmamıştır. Berâetlerinin ardından 68’inci sayı ile birlikte derginin yayım hayatı son bulmuştur. 68’inci ve son sayıda Arapça bir kelime olan “şehrî” kelimesi yerine Türkçe bir kelime olan “aylık” kelimesinin kullanıldığı görülür. Mahfil, Matbaa-i Osmaniyye ve Evkaf-ı İslâmiyye Matbaası’nda basılmıştır.
[16:27, 10.01.2021] Hakan Kısa: GEÇMİŞİMİZDEKİ YAZARLAR

Şukûfe Nihal

“Sanki Ruhumdan Uzak Sisli Bir Akşamdı Nihal”

Şukûfe Nihal’ın vefât haberi, Milliyet gazetesinin 25 Eylül 1973 günlü nüshasının 3’üncü sayfasında, tek sütuna 11 satır olarak verilmişti. Aynı gazetenin ertesi günkü nüshasının 8’inci sayfasındaysa 12 satırdan ibâret vefât ilânı bulunuyordu. Sanki Şukûfe Nihal 11 veya 12 satırlık yaşayıp, bu dünyadan ayrılmıştı.

Merâk edip en kapsamlı kaynakça olarak değerlendirilen Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘ndeki “Şukûfe Nihal” maddesine baktım ( Yapı Kredi Yayınları, C. II, s. 773, 2001 ). Şâyet bu ansiklopedinin “Şukûfe Nihal” maddesinden eserleri hakkındaki yorumları çıkartırsak, Şukûfe Nihal’in 19 satırlık bir yaşam sürdüğünü öğreniriz. Buna karşın Şükran Kurdakul’un 672 sayfalık Çağdaş Türk Edebiyatı‘nda ( Broy Yayınları, 1987 ) tek satır dahi Şukûfe Nihal yok; sadece 35’inci sayfada “faşist eğilimli” Çığır dergisinin ilk sayısındaki yazarlardan biri olarak geçmektedir.

Şükran Kurdakul’un Cumhuriyet Halk Partisi’nin ilkeleri çerçevesinde 1933 ile 1948 arasında 193 sayı olarak yayımlanan Çığır dergisinde kimlerin yazdığını araştırmadığı muhakkaktır. Vakit ayırıp, bir kütüphânede Çığır sayılarına baksaydı, emînim çok şaşıracaktı.

Şükran Kurdakul’unki “yok saymak” çabası olmasına karşın, Rauf Mutluay’ın “100 Soruda” dizisinden yayımlanan 528 sayfalık Çağdaş Türk Edebiyatı: 1908 – 1972 ( Gerçek Yayınevi, 1973 ) isimli eserinin 223’üncü sayfasındaki Şukûfe Nihal yorumuysa tam bir fecâat örneğidir:

” … edebiyatçılığı görev edinmek istemiş bir yazar. Ama buradaki edebiyatçılık sözünü, topluma bütün kişiliğiyle adanmak, ülküsünü yazı yoluyla iletmek, kalemiyle ve düşünceleriyle çağdaş bir sorumluluğu yüklenmek amacında değil, İkinci Meşrutiyet’ten bu yana geçerlik kazanan, yazma yoluyla toplumda onur ve değer kazanma özlemi anlamında kullanıyorum. Bugün bile nice gereksiz ve gerçeksiz dergilerde sayfalar dolduranlar hep aynı yanılgıyı sürdürürler; küçücük bir çevrede imza olarak tanınmanın ilkel gururuyla yetinirler. Piyasa kitaplarının sağladığı kolay kazançlar bir yana, edebiyatımızın hep bu avuntu ve dedikodu dünyasının darlığı içinde kısır döngülerle oyalanması, toplumumuz ve edebiyatımız açısından gerçekten acınası bir hastalıktır. Sürer gider, sürüp gitmektedir.”

Ma’bûde

Cenap Şehabettin’in ve Ali Nusret’in kardeşleri olan 1890 doğumlu Osman Fahri de bir şâirdir. Mersiyeler ( Ahmed İhsan ve Şürekası, 1329 ) isimli küçük kitabı döneminde büyük yankılar uyandırmıştı. Genç Şukûfe Nihal’e sırılsıklam âşıktır, ancak Şukûfe Nihal’e bu sırrını bir türlü açamamıştır. Onun arkadaşı Mithat Sadullah ile evlenip boşanmasına rağmen kendisine karşı hep “mesâfeli” durması karşısında bunalıma düşer ve nihâyetinde kafasına bir kurşun sıkarak intihâr teşebbüsünde bulunur. Yatırıldığı Fransız Lape Hastahânesi’nde olaydan 34 gün sonra 1920 yılında henüz 30 yaşının başındayken vefât eder. İntihâr teşebbüsünden önce yakın arkadaşı Mehmed Mevlûd Bey’e ( Özaydın ) hatıra defterini, yazdığı şiirleri ve mektûbları bırakmıştır. Mehmed Mevlûd Bey bunları yaklaşık 22 yıl muhâfaza etmeye çalışırsa da, evrakın bir kısmı maalesef yanar ve kalanlarını da 1942 yılında Şukûfe Nihal’e ulaştırır. Şukûfe Nihal ise bu evrakı arkadaşı Hüsniye Doğan’a teslim eder. Mehmet Kaplan vasıtasıyla evrakı gören Zeynep Kerman, Osman Fahri hakkında bir kitap hazırlar. Osman Fahri, Hayatı ve Şiirleri ( Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1988 ) isimli 300 sayfalık bu kitap Osman Fahri’nin hayatından kısaca bâhsetmekte ve onun şiirlerini içermektedir. Ancak mektûblar ve Osman Fahri tarafından kaleme alındığı söylenen hatıra defteri nedense kitaba esâs olan evrak arasında yoktur.

Şukûfe Nihal’e âşık olan sadece zavallı Osman Fahri değildir. Halide Nusret Zorlutuna Bir Devrin Romanı‘nda isim vermez ama ( Kültür Bakanlığı Yayınları, s. s. 280, 1978 ), Nâzım Hikmet olduğu söylenir, şöhretli bir şâir ona herkesin içinde “Ben sizin için çıldırıyorum, sizse bana aldırış bile etmiyorsunuz” yazılı bir kâğıt uzatıp vermiştir. Bu şahsın Nâzım Hikmet olduğunu ilk defa Emine Işınsu telaffuz etmiştir. Emine Işınsu Halide Nusret’in kızıdır. İsmet Kür’ün Yarısı Roman isimli anı kitabına ( Everest Yayınları, 2006 ) nazaran da, ablası Halide Nusret ona Nâzım’ın “Bir Ayrılış Hikâyesi” şiirini Şukûfe Nihal için yazdığını söylemiştir.

Şukûfe Nihal’e âşık olan diğer isimlerse, Faruk Nafiz Çamlıbel ile Ahmet Kutsi Tecer’dir. Esâsında Faruk Nafiz ile Şukûfe Nihal’in aşkları karşılıklı gibidir. Faruk Nafiz’in Yıldız Yağmuru‘nun ( Kanaat Kitabevi, 1936 ) ve Şukûfe Nihal’in Yalnız Dönüyorum‘unun ( Kenan Basımevi, 1938 ) bu aşkı konu alan eserler oldukları iddiâ edilir. Bunlar “Roman à clef” türünde olmadıklarından, kesin bir şey söyleyemeyeceğim. Faruk Nafiz Çamlıbel’in evlilik tekliflerine hep olumsuz yanıt alması üzerine sinirlenerek Ankara’ya tayinini istediği ve 1931 yılında Ankara Erkek Lisesi’nden biyoloji öğretmeni Azize Hanım ile evlendiği yazılır. Sermet Sami Uysal’a söylediğine göre, Azize Hanım ile aşk evliliği değil, “kafa izdivâcı” yapmıştır ( Eşlerine Göre Ediplerimiz, s. 94, 2010 ). Soner Yalçın’ın Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor‘da yazdığının aksine ( Doğan Kitap, s. 395, 2009 ), bunu Sermet Sami Uysal’a 25 Nisan 1954 günlü görüşmede değil, Sermet Sami Uysal’ın 1970 yılı başında 7 yıl kaldığı yurt dışından dönüşünden sonra Beykoz’dan vapurla Arnavutköy’e birlikte seyâhat ederlerken ikrâr ve beyân etmiştir ( Varlık Dergisi, Şubat 1974 ).

Osman Fahri, Nâzım Hikmet, Faruk Nafiz ve Ahmet Kutsi derken merâk edip, Şukûfe Nihal’in bulabildiğim bütün fotoğraflarına baktım. Sözü İsmet Kür’e bırakacağım:

” Şukûfe Nihal hemen her görenin âşık ya da hayrân olduğu kadınlardandı. Güzel denemezdi, gözleri çukurdu ve ufaktı. Boyu uzun değildi. Beden hatlarıysa dikkati çekmekten uzaktı. Ne var ki, zarîfti, her zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya metelik vermeyen, kendine güvenen bir havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da işte bu dünyaya metelik vermeyen haliydi.”

Halide Nusret Zorluta’nın yazdıkları da kardeşininkinden pek farklı değil.

” Şukûfe Nihal bu dünyanın insanı değildi; onun için devâmlı muhîtini yadırgıyordu. Küçümsediği ya da küçümser gibi göründüğü insanlar Ayşe, Fatma, Ahmet, Mehmet değildi; tümüyle bu çamurdan dünyaya mensûb olan insanlardı. O, büyük şâir Ahmed Haşim’in yarı semâvî yaratıklarındandı muhakkak; ne çevresi onu anlayabiliyordu, ne de o çevresini. Bununla berâber etrafında bir hayranlar halkası vardı. Onun güzelliğine, onun zarâfetine, onun şâirliğine meftûn olan bu hayranlar halkası uzun yıllar etrafında mevcûd olmuştur,” ( Bir Devrin Romanı, S. 278, 1978 ).

Bir Misilleme Evliliği mi?

Yazılanlara nazaran ekliyorum: Faruk Nafiz’in Azize Hanım ile evlenmesi bir “misilleme evliliği” olarak değerlendiriliyor.

Şukûfe Nihal’in 1915 yılında boşandığını bildiğimiz ilk eşi olan Mithat Sadullah Sander 1961 yılında ( Milliyet gazetesi, s. 2, 20 Ekim 1961 ), ondan olma oğlu M. Necdet Sander ise 22 Temmuz 1983 günü ( Milliyet gazetesi, s. 2, 24 Temmuz 1983 ) vefât etmişlerdir. Şukûfe Nihal’in oğlu M. Necdet Sander benim kuşağımın efsâne kitapçısı ve yayımcısıdır. Önce Beyoğlu’nda “İstiklâl Caddesi, No. 290/1” adresindeki Saray Kitabevi’ni, ardından yine Beyoğlu’nda “İstiklâl Caddesi, No. 178” adresindeki ve Osmanbey’de “Halaskârgazi Caddesi, No. 275 – 277” adresindeki Sander Kitabevi’ni işletmişti. Sander Kitabevi’nin Beyoğlu’ndaki ilk yeri 14 Eylül 1964 Pazartesi günü saat 16.00’da ( Milliyet gazetesi, s. 3, 13 Eylül 1964 ), “Türkiye’nin en büyük kitabevi” olarak nitelendirilen Osmanbey’deki yeriyse 1970 yılının Şubat ayında ( Milliyet gazetesi, s. 5, 8 Mart 1970 ) açılmışlardı. Necdet Sander’in kızı Nilüfer, Hans Brasack ile evliydi ve çiftin Alex isminde bir çocukları vardı. Oğlu Fikret Sander ise Sema Hanım ile evliydi, onların da Fırat isminde bir oğulları bulunuyordu ( Milliyet gazetesi, s. 2, 24 Temmuz 1983 ).

Faruk Nafiz’in Şukûfe Nihal ile evlenmek istediği, bir “gizli aşk” yaşamalarına karşın, Şukûfe Nihal’in bu evliliğe yanaşmadığı ve buna kızan Faruk Nafiz’in Ankara’ya gidip orada 1931 yılında Azize Hanım ile evlenir. Faruk Nafiz onu ilk defa Erenköy tarafındaki bir köşkte görmüş ve bir müddet sonra da ilişki yaşamaya başlamışlardır. Demet Altınyeleklioğlu’nun Sustum Anne ( Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019 ) isimli romanına göre, Şukûfe Nihal Faruk Nafiz’i ilk gördüğünde hiç beğenmemiş, hatta ondan nefret etmiştir.

” Kaba, kendini beğenmiş, suratsızın tekiydi,” ( s. 487 ).

Bu nefretin yerini cinsel hazza bırakması uzun sürmez.

” Tartışsak da, kavga da etsek, küsüp küsüp barışsak da, seviyorduk birbirimizi. Hem de delice. Susuz toprak yağmuru nasıl özlerse, öyle koşuyorduk birbirimize. Şafağı birbirimizin kollarında bekliyorduk,” ( s. 546 ).

Haftada 2 gece gizlice Faruk Nafiz’in bekâr odasında kalır ( s. 545 ), ev sâhibi bunu fark edince Heybeliada’da Madam Despina’nın pansiyonunda sevişirler ( s. 551 ). Herkesten gizli ve kaçamak olarak yaşanan bu aşk geceleri Faruk Nafiz’i sonunda hırçınlaştırır.

” Artık hemen her buluşmamızda, evlenme bâhsini açıyordu. Ben de her seferinde ipe un seriyordum,” ( s. 554 ).

Şukûfe Nihal onun evlenme teklifini her seferinde reddedince, Faruk Nafiz küser. Gidiş, o gidiş. Bu ilk kavgaları, ilk küslükleri değildi. Faruk Nafiz’in veya Şukûfe Nihal’in öfkeyle kapıyı vurup ilk çıkıp gitmeleri de değildi. Ama, ikisi de 3 günden fazla küs duramıyorlardır. Ancak bu defa öyle olmaz, Faruk Nafiz 22 gündür ortalarda yoktur, Şukûfe Nihal’in içine bir kurt düşer. Müdürden izin alıp, Faruk Nafiz’in çalıştığı okula gider. Okulun hademesi ona Faruk Nafiz’in Ankara’ya tayin olduğunu söyler.

” Kaybolmuştum. Sevdamı yitirmiştim. Terk edilmiştim. Tayinini istemiş. Demek önceden karar vermişti gitmeye. Çok önceden. Bıkmıştı benden, korkularımdan, aptalca saplantılarımdan. Sonra da bir veda sözcüğü bile söylemeden çıkıp gitmişti hayatımdan,” ( s. 557 ).

Demet Altınyeleklioğlu’nun yazdıkları elbette bir kurgu, ama evlenme teklifleri karşında Şukûfe Nihal’in her seferinde “ipe un sermesi” ise bir gerçek. Faruk Nafiz, çok kırılmıştır.

Bir “kırgınlık” sözkonusu olsa bile, yine de Faruk Nafiz’in Ankara’ya gidişini sadece Şukûfe Nihal’e bağlamak hatalı olacaktır; onun diğer edip arkadaşları gibi Millî Mücadele’ye destek vermek istemesi unutulmamalıdır. İstanbul’a, Akıntıburnu’ndaki Boğaz manzaralı köşke taşınana kadar da, Ankara’daki bütün edebiyat mahfillerinde bulunur. Necati Tonga’nın Bir Edebî Muhit Olarak Ankara‘sını okurken ( Çolpan Kitap, 2019 ), o edebiyat mahfilleri hakkında çok şey öğrendim. Araştırmacının yazdığına nazaran, önce “Bekârlar Tekkesi” olarak anılan topluluğa katılmıştır ( s. 60 ). Ardından “Muallimler Birliği” topluluğu içinde görünür ( s. 78 ), 1946 baharından itibâren Orhan Veli’nin lise arkadaşı Şinasi Baray’ın açtığı Üç Nal Meyhânesi’nin müdâvimlerinden biri olur ( s. 244 ), Karpiç’te, İstanbul Pastahânesi’nde ve Kutlu Pastahânesi’nde vardır, en son da Behçet Kemal Çağlar’ın Cihân Sokak’taki Yağcıoğlu Apartmanı’nda bulunan dairesindeki edebî toplantılara katılır ( s. 309 ). Rakı Ansiklopedisi‘nin “Üç Nal Meyhânesi” maddesinde Faruk Nafiz’in isminin geçmemesi maalesef büyük eksikliktir ( s. 555 ve 556, 2010 ).

Şukûfe Nihal terk ediliş üzerine dârü’l-fünûndan arkadaşı Ahmed Hamdi ile 34 yıl sürecek bir evlilik yapar.

Ahmed Hamdi’yi en iyi Sermet Sami Uysal tarif ediyor:

” Kendisini ilk defa görüyordum. Vaktiyle bir dostumun ondan bâhsederken hâlâ Rudolf Valentino gibidir dediğini hatırlayıp, ona hak veriyorum. Ahmed Hamdi sadece yakışıklı ve sevimli değil, yaşına göre son derece genç ve dinç görünüyor. Hani 1897 doğumlu olduğunu bilmesem, yaşını tahmînde hayli yanılacağım. Üstelik son derece itinâlı giyinmiş. Gençleri imrendirecek kadar kaslı ve sportmen bir vücûdu olan Ahmed Hamdi’nin açık renk çizgili elbisesi, beyaz ipek gömleği, göğüs cebine özenle yerleştirilmiş beyaz mendili ve beyaz çorapları, kendisinin iyi bir giyim zevkine sâhip olduğunu hemen belli ediyor,” ( Eşlerine Göre Ediplerimiz, s. 194, 2010 ).

Şukûfe Nihal terk edilmeye bir misilleme olarak mı Ahmed Hamdi ile evlendi, yoksa Faruk Nafiz onun Ahmed Hamdi ile izdivâcına bir misilleme olarak mı Azime Hanım ile “kafa evliliği” yaptı, bence yanıtı hâlâ meçhûl.

Şukûfe Nihal’in eşi Ahmed Hamdi Başar 1971 yılında “kalp yetmezliğinden” ( Milliyet gazetesi, s. 1, 27 Haziran 1971 ), ondan olma kızı Günay Alok ise 25 Eylül 1969 günü ( Milliyet gazetesi, s. 4, 27 Eylül 1969 ) vefât ederler. Günay önce Avukat Orhan Firuz ile ( Sermet Sami Uysal, Eşlerine Göre Ediplerimiz, s. 194, 2010 ), ardındansa fotoğraf sanatçısı Ersin Alok ile evlilik yapmıştı ve Orhan Firuz’dan Ali isminde bir oğlu bulunuyordu ( Milliyet gazetesi, s. 4, 27 Eylül 1969 ). Günay Alok, yaşamını son yıllarında önemli bir fotoğraf sanatçısı olmuştu. İstanbul Şehir Galerisi’nde ( 1 – 15 Nisan 1967 ), Moda Sanat ve Fikir Kulübü’nde ( 10 – 25 Nisan 1968 ) ve Yapı ve Kredi Bankası Sanat Galerisi’nde ( 12 Mart – 5 Nisan 1969 ) sergiler açmış, babasının çıkardığı Barış Dünyası isimli dergide de yazarlık yapmıştı.

Ahmed Hamdi Başar’ı sadece Şukûfe Nihal’in ikinci kocası olarak yazarsak, büyük hata ederiz. Demet Altınyeleklioğlu Sustum Anne‘de ona pek yer vermez ama, bence asıl “roman kahramanı” olacak kişi Ahmed Hamdi Başar’dır. Yalçın Küçük onun için, “Ahmet Hamdi, Cumhuriyet döneminin, özgün düşünceler ileri sürebilmiş, kafasına ve kalemine güvenen, aklına uygun düşmeyeni kolaylıkla reddedebilen pek az sayıdaki aydın teknokratlarından birisidir” der. Ahmed Hamdi’nin İstanbul’dan Anadolu’ya insan, silâh ve mühimmat kaçıran bir “gizli örgüt” olan M. M. Teşkilâtı içindeki faâliyetleriyse, bir Kemal Tahir veya bir Attilâ İlhan romanı olabilecek kadar heyecânlıdır.

Ailesi

Şukûfe Nihal 1896 yılında İstanbul’da doğmuştur. Babası eczâcı zâbit Ahmed Abdullah Bey, Sultan Murad’ın sertabîbi Emin Paşa’nın oğludur. Annesi Nazire Hanım da zâbit Şevket Bey’in kızıdır. Babası görevi nedeniyle Şam, Beyrut ve Selânik gibi kentlerde bulunduğundan, Şukûfe Nihal’in düzenli bir tahsîl hayatı olmamıştır. Bununla birlikte İstanbul’a dönüşlerinde Ahmed Abdullah Bey kızını bir okula kaydettirir ve tahsîlindeki eksikleri tamamlaması için de ona ayrıca özel hocalar tutar. Osman Fahri 14 yaşındaki Şukûfe Nihal’in bu suretle edebiyat hocası olur. Osman Fahri’nin Şukûfe Nihal’e aşkı dersler esnâsında başlamıştır. Hayri Öztürk’ün Osman Fahri ile Şukûfe Nihal ilişkisini anlattığı Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık ( Çolpan Yayınları, 2019 ) isimli romanında yer alan bir mektupta, Osman Fahri Şukûfe Nihal’e şöyle yazar:

” Gönlümde kendiliğinden filizlendi bu sevda. Sana bunu îzâh etmemin imkânı yoktu. Küçüktün sen, talebemdin üstelik. Mümkün müydü sana kalbimi açmak, hatta hep hislerimi fark edeceğinden korktum; bundan çekinerek geldim derslere. Talebesine âşık olan bir hoca olarak hatırlanmak istemezdim. Sakladım içimdeki fırtınayı senden,” ( s. 27 ).

Demet Altınyeleklioğlu’nun, huzur evinde kalan Şukûfe Nihal’in hayatına giren erkekleri geriye dönüşlerle anlattığı Sustum Anne ( Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019 ) isimli romanındaysa, Şukûfe Nihal’in Osman Fahri hakkındaki düşünceleri çok farklıdır:

” Osman Fahri’nin sırrını çözdüm aslında. Melankolik dünyasında hastalıklı bir sevdaya kapıldı. Çünkü acıya sevdalıydı. Bana değil, karşılık bulamayacağını bildiği bir aşkın ıstırabına âşık oldu. Onun yaratıcılığını, sanatkâr kişiliğini besliyordu bu ıstırap,” ( s. 276 ).

Şukûfe Nihal’in Osman Fahri’yi düşünmesi Faruk Nafiz’den sonra başlamış olmalıdır. Tuhaf ama gerçek, her şeyi unutmadan önce de aklına en fazla Osman Fahri gelecektir. Adile Ayda, Öyle İdiler Yaşarken isimli “edebî hatıralar” kitabında, Şukûfe Nihal’in kendisine Yakut Kayalar ( Cumhuriyet Matbaası, 1931 ) romanında Osman Fahri’ye olan âşkını anlattığını ve şiirlerini de onun için yazdığını itirâf ettiğini belirtmektedir ( Ankara, s. 105, 1984 ). Adile Ayda, ayrıca, Şukûfe Nihal’in susmadan önceki son zamanlarında hep Osman Fahri’den bâhsettiğini, onunla ilgili şiirlerini defalarca okuduğunu, bu şiirlerin hepsinin ölmüş bir sevgiliye yakılan ağıtlar olduğunu söylemektedir ( s. 108 ve109 ). Romanın 65’inci sayfasındaki “Biz, birbirimizin elini tutamadan ayrıldık. Yuvamız kurulmadan bozuldu. O, yaşamadan öldü. Bense onun ölümünü görmek için yaşadım,” şeklindeki ifâdeler Yakut Kayalar‘ın Osman Fahri için yazıldığını doğrular mâhiyettedir. Şukûfe Nihal, romanın 65’inci ile 88’inci sayfalar arasındaysa, Osman Fahri ile niçin kavuşamadıklarını yarı kurgu yarı gerçek olaylarla îzâh etme çabasındadır. Ebeveyninin niyetine şiddetle karşı çıkmış ve “istemediği biriyle evlenmesi durumunda tahsîl hayatına da devâm edemeyeceğini düşünerek” kendisine zarar vermeye bile kalkışmıştır ama, “babasının kalbi tutmasın, annesi bayılmasın ve âlem ailenin dedikodusunu yapmasın” diye, bir müddet sonra kendisine dayatılan evliliği kabûllenmek zorunda kalacaktır. Osman Fahri önce askerlik için Aydın’a, ardından da öğretmenlik için Mâmuret’ül Aziz’e gider. Ancak bir türlü unutamadığı Şukûfe Nihal yüzünden aklî dengesini günden güne kaybetmeye başlar. Gece gündüz Şükûfe Nihal’i düşünen ve onu bir saplantı hâline getiren Osman Fahri, aşkını bir müddet daha tuttuğu hatıra defterinde ve şiirlerinde anlatmayı sürdürür. Bu esnâda Şukûfe Nihal ile mektuplaşırlar. Ama, ondan hiç beklemediği şekilde, “arkadaşça” ve “hayli mesâfeli” yanıtlar alır. Bu yüzden bunalım düşer, tabancası ile intihâra kalkışır. Yakut Kayalar‘ın 103’üncü sayfasındaki satırlar esâsında Osman Fahri’nin intihâr teşebbüsüdür:

” Bir gün bana çok fenâ bir haber getirdiler. O, uzaklarda intihâr etmiş! Ölmemiş, fakat dimağdaki asap bozulmuş, bir cinnet buhranı içindeymiş! Bunu bana anlatanların yüzlerine gözlerimi kırpmadan baktım. Kalbimin kapıları her duyguya kapalıydı. Bir yabancının felâketinden bâhsolunuyor gibi dinledim. Bir zaman sonra, onu tedâvî için İstanbul’a getirmişler diye duydum. İstanbul ona beni hatırlatmış, diyorlar ki, dağınık, karışık hâfızasının arasında ben bütün vuzuhumla kalmışım. Nerede diye sormuş, beni aramış. Söylemişler. Bana götürmeleri için tutturmuş. Gece yarısı kar, soğuk… Sabahı bekle, ona seni götürürüz, yahut recâ ederiz o buraya gelir demişler. Fakat o, sabaha, adımı haykırarak, büsbütün muvâzenesini kaybederek çıkmış.”

Bu satırların aynı sayfadaki devâmıysa şöyledir:

” Bir gün, hepsinden daha fenâ ve en son haber geldi. Öldü! Seni bekleyerek, seni söyleyerek öldü, dediler. Gözlerimden iki damla yaş döküldü. Hepsi o kadar.”

Osman Fahri’nin beyninde kurşunun kaldığını, bunun bazı komplikasyonlara neden olduğunu ve tedâvîsi sürecinde aklî dengesini bütünüyle yitirdiğini biliyoruz.

Şukûfe Nihal’in 16 yaşındayken evlendiği Mithat Sadullah ile mutsuz evliliği fazla sürmez, bir gün oğlu Necdet’i yanına alıp, evden çıkar. Enver Naci, Şukûfe Nihal’in Mithat Sadullah’tan boşanmasının nedeninin, onun üniversitede okumak ısrârı olduğunu yazmıştır ( Yarım Ay, S. 18, s. 16, 15 Mayıs 1940 ). Ancak bir dereceye kadar doğrudur. Hayri Öztürk’ün Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık romanında Şukûfe Nihal ile Mithat Sadullah’ın ilişkisi şu şekilde anlatılır:

” Kendisinden dört yaş büyük Mithat Sadullah’ı, ona hep saygı duysa da, onun sözünden hiç çıkmasa da, sevemedi; yanındayken, koynundayken bile o sıcaklığı, o ihtirâsı hiç hissetmedi. Daha önce âşık olmamıştı, aşkı tanımıyordu, aşkı tarîf edemeyeceğini de biliyordu ama bir şeylerin eksik olduğunun farkındaydı,” ( s. 13 ).

Demet Altınyeleklioğlu’nun Sustum Anne romanındaysa Şukûfe Nihal’in ağzından çizilmeye çalışılan Mithat Sadullah portresi şöyledir :

” Hayatı cehenneme çevirmekte hangimiz daha başarılıyız acaba?

Ben mi, kocam mı?

Bana kalırsa o. Beni delirtiyor. Evlendikten sonra bizim Yeniköy’de evde sergilediği ukalâ ama kibâr görüntüsünü bırakması fazla uzun sürmedi. Üzerinde zaten eğreti duran kibârlıktan soyununca geriye kimseye önem vermeyen, kendine sevdalı, Alman muhibbi kaldı. Sadece bu özelliği bile beni çıldırtmaya yetiyor,” ( s. 179 ).

Demet Yeleklioğlu yine Şukûfe Nihal’in ağzından onun Mithat Sadullah ile evliliğini anlatmayı şu şekilde sürdürür:

” Benden istediği üç şey var.

Bir: Arkadaşlarının yanında birbirini seven yeni evli çift görüntüsünü gölgeleyecek söz ve davranışlardan kaçınmam.

İki: Yazmaya devâm etmem. Çünkü artık Arkadaş dergisinin en beğenilen yazarıyım. Osman’ın anlattığına göre, ki bunu bize her gelişinde söylüyor, bir sürü insan mecmûa idârehânesine uğrayıp beni soruyor.

İnanıyorum ona. Çünkü kocamın neredeyse hemen her gün bizi ziyârete gelen ortağının bir kere bile yalanını yakalamadım. Osman Fahri biraz melankolik, ne melankoliği insanın içine sıkıntılar getirecek kadar kasvetli, ezik, mahcûb bir adam. Ama asla kocam gibi yalancı değil.

Mithat’ın üçüncü beklentisi de geceleri koynuna girmem tabii.

Gerçi düğün gecemizden sayarsam bunun için on yedi gün dişini sıkıp beklemesi gerekti, ama sonunda murâdına erdi. O da İnâs Dârü’l-fünûnu’na kaydolabilmem için idârenin istediği rıza istidâsını imzalaması sayesinde oldu,” ( s. 184 ve 185 ).

Kanımca Demet Yeleklioğlu’nun satırlarında ters bir şey var. Sanki olumsuz bir Mithat Sadullah portresi çizilmek istenirken, ondan çok daha olumsuz bir Şukûfe Nihal portresi çizilmiş gibi geldi bana.

12 Eylül 1914 tarihinde kız talebeler için İnâs Dârü’l-fünûnu kurulmuştu. Burada okumak istiyordu. Ancak Mithat Sadullah’ı boşadıktan sonra dârü’l-fünûna kaydını yaptırabilecektir. Onun dârü’l-fünûna kaydı için verilen 1914 ve 1918 tarihleri doğru değildir. Şukûfe Nihal’in dârü’l-fünûna kaydının tarihi 4 Kasım 1916 günüdür ( Vedat Çalışkan ve Ezgi Ören, Dârü’l-fünûn’dan Mezûn Olan İlk Kadın Coğrafyacı, 2016 ). Mezûniyetinden sonra da 1953 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrılana kadar öğretmenlik yapar. Sermet Sami Uysal 16 Haziran 1954 günlü görüşmelerini kaleme alırken Şukûfe Nihal ile Ahmed Hamdi’nin 35 yıl önce evlendiklerini belirtir. Buradaki “35 yıl önce evlendikleri” ifâdesi hatalıdır, doğrusu “35 yıldır tanıştıkları” olmalıdır. Sermet Sami Uysal tanışma ile evlilik sürelerini karıştırmıştır. Çünkü, evlilikleri Faruk Nafiz’in Ankara’ya gidişinden sonradır. Faruk Nafiz ilk defa bir gazete nâmına 1922 yılında Ankara’ya gitmiş, 1924 yılında da tayinini isteyerek Ankara’da öğretmenliğe başlamıştır. Ahmed Hamdi ise İstanbul Dârü’l-fünûnu’ndan 1919 yılında mezûn olmuştur ve Şukûfe Nihal ile o mezûniyet yılında dârü’l-fünûnda tanışmışlardır. Söyleşinin yapıldığı 1954’teyse onlar tanışalı tam 35 yıl olmuştur. Soner Yalçın’ın Bu Dinciler O Müslümanlar’a Benzemiyor‘da yazdığına göre, eşi Ahmed Hamdi Başar’ın politik beklentileri yüzünden, evlilikte aradığı huzûru bulamaz ve 34 yıl evliykenler bir gün yine “kimseye haber vermeden” Levent’teki evi terk eder ( s. 395, 2009 ). Ancak artık yaşlanmıştır ve hayranlarından hiç kimse de kalmamış, herkes kendisini unutmuştur. Ahmed Hamdi’den boşandıktan sonra Sermet Sami Uysal ile mütercim Mübeccel Bayramveli onu ziyârete giderler. Sermet Sami Uysal şunu yazacaktır:

” … Aradan sanki on beş, yirmi yıl değil, iki yüz yıl geçmiş gibiydi sanki. O ufak gözleri büsbütün çukura kaçmıştı. Yüzünü sayısız çizgiler kaplamıştı. İncecik ayak bilekleri, çok zayıflamış olan bedenini artık zor taşıyordu,” ( Eşlerine Göre Ediplerimiz, s. 201, 2010 ).

İçerenköyü tarafında bir apartmanın loş zemin katında, küçücük bir dairede yaşıyordur. Misâfirlerini, başka odası olmadığından, “yatmakta olduğu, dar bir hastahâne koğuşunu andıran yatak odasında” ağırlar. Sadece yalnız kalışından, bir de izbe evinden “güneşin doğuşunu ve batışını görememekten” şikâyet eder. Leylâ Erduran’a söylediğine göre, 1962 yılında bir gün 4 santim kadar yükseklikteki kaldırımdan düşerek kalçasını kırar ( Milliyet gazetesi “Magazin Eki”, s. 9, 23 Mart 1965 ). Okumak kadar yürümeyi de çok seven kadın, artık bir daha yürüyemez.

Son Yıllar

Şukûfe Nihal’e maalesef sadece Hasene Ilgaz ile İffet Halim Oruz sâhip çıkarlar. Onu Bakırköy’de ağaçlarla çevrili 3 katlı bir huzûr evine yerleştirirler. Leylâ Erduran Milliyet gazetesinin “Magazin Eki” için huzûr evinde onunla kısacık bir söyleşi yapar ( s. 9, 23 Mart 1965 ). Selim İleri ise inceliklerle örülü Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın‘ın ( Oğlak Yayınları, 2000 ) bazı bölümlerinde huzûr evinde “akıl almaz bir ıssızlık içinde yaşayan” Şukûfe Nihal’e değinir. Gerçekten de huzûr evinde “akıl almaz bir ıssızlık” içinde yaşamıştır. Ablası Bedia Taş ve kızkardeşi Muhsine Akkaş artık çok yaşlandıklarından onu ziyârete gelemiyorlardır. Kızı Günay 1969 yılında çok genç yaşta vefât eder, oğlu Necdet ise “annesini o hâlde görmeye dayanamadığı için” yanına uğramaz. Halide Nusret Zorlutuna en fazla da Necdet’e kızar:

” Aydın, varlıklı bir zâttır. Fakat rivâyete göre çok duygulu bir insan olduğu için, annesini o hâlde görmeye yüreği dayanamazmış. Anasını da bundan dolayı ziyârete gelmezmiş. Halbuki bahtsız anacığı ne kadar severdi onu, üzerine toz kondurmazdı,” ( Bir Devrin Romanı, s. 279, 1978 ).

Gün gelir, Şukûfe Nihal huzûr evinde sadece herkesi ve her şeyi değil, konuşmayı dahi unutur. Kızkardeşi Muhsine 1973 yılının yaz mevsiminde vefât eder ( Milliyet gazetesi, s. 9, 28 Temmuz 1973 ). Kendisi de kardeşinden 2 ay kadar sonra 1973 yılının sonbaharında dünyamızdan ayrılır. Cenâzesi 26 Eylül 1973 Çarşamba günü öğle namazından sonra Şişli Camii’nden alınarak Aşiyan Mezarlığı’na defnedilir. Arkadaşı Hasene Ilgaz yıllar sonra şunu söyleyecektir:

” Onun mezarını, yüzlerce öğrencisinden beş kişi dışında, yazdıklarını okuyanlardansa hiç kimse ziyâret etmedi. Çünkü başucuna küçük bir mermer bile konmamıştı. Kabrinde bir isim yoktur. Zamanla mezarının toprağı çöktü, hatta yeri kayboldu.”

By Aydınlık Luminous

Bilim kurgu Araştırma Güncel yaşam Tarih Gelecek Ekonomi Science fiction Research Current life History Future Economy