Hazırlayan ve Kurgu : Hakan Kısa
18 Ocak 532 tarihinde İstanbul’un en kanlı ve acımasız çatışmalarının yaşandığı ve 40 bin kadar Bizanslının ölümüyle sonuçlanan Nika Ayaklanması bastırıldı…
Bugünkü Sultanahmet Meydanı, Bizans İmparatorluğu döneminde Hipodrom adıyla anılmaktaydı
Roma’daki Collesium’un benzeri olan Hipodromda kanlı gladyatör dövüşleri ve araba yarışları yapılırdı
Bu kanlı dövüş ve yarışlar, Bizans’ın günlük yaşantısının ayrılmaz bir parçası haline gelmişti
Maviler ve Yeşiller, o dönemin politik taraftar grupları idi. Şehir milislerinin de kaynağı olan bu gruplar, farklı takımları tuttukları gibi farklı çevreleri temsil ederlerdi.
Yeşiller, zanaatkârları ve tüccarları yani şehirlileri; Maviler ise çiftçileri ve toprak sahiplerini yani köylüleri temsil ederlerdi. Maviler hipodromda, imparatorluk locasının sağında yani gölgelik kısımda; yeşiller ise sol tarafta otururlardı.
Yarışlar, “Maviler” ve “Yeşiller” diye adlandırılan iki grup arasında yapılırdı
Zamanla Maviler ve Yeşiller güçlü birer örgüt haline gelmişlerdi
Hatta siyasal bir nitelik kazanmaya, Bizans’ın toplum hayatına etki yapmaya başlamışlardı..
Konstantinopolis’te Sular Isınıyor
Nika ayaklanmasının vuku bulduğu araba yarışları başlamadan önceki haftalarda, Konstantinopolis’te önemli gelişmeler olmuştu. Doğuda General Belisarius Pers ordularını yenmiş, batıda ise sınırlar Adriyatik’e kadar genişletilmişti. Kafkas orduları da buraya çağrılmıştı. Anlamı ise netti: İtalya ve Sicilya’ya sefer! Oysa Romalılar artık savaş istemiyorlardı.
Perslerin ve göçmen kavimlerin baskısıyla askeri harcamalar artınca; hasat şenliklerinde bedava şarap dağıtılmadığı gibi, her yıl Hz İsa’nın doğum gününde verilen sikkeler de dağıtılmamıştı. Fırıncılar sokağı da, vali (Praetor) tarafından konulan ek vergiyi anlamlandırmaya çalışıyordu…
11 Ocak 532’de binlerce Bizanslı hipodromu doldurmuştu
Güvenlik tedbirlerinin alınmasından sonra, İmparator Justinyanus gelerek kathisma denilen locasına oturdu
Mavilerin oturduğu tribünlerde ses kesilmiş, fakat yeşilleri tutan halkın gürültüsü sürüp gidiyordu
Bunun üzerine İmparator, mandator denilen ve sözcülüğünü yapan yüksek rütbeli bir subaydan halkın ne istediğini sormasını emretti
Yeşiller, adaletsizlikten çok acı çektiklerini, sarayın ileri gelenlerinin halka zulmettiğini ve Mavilerin kimi cinayetlerde parmağı olduğunu ifade edince İmparator bu durumdan haberdar olmadığını söyledi
Vali düzeni korumak ve Yeşilleri yatıştırabilmek için şüphelenilen üç kişiyi yakalattı
13 Ocak’ta gerçekleşecek idam sırasında Maviler ile Yeşiller barışıp idam mahkumlarının affedilmesini istedi. İstek yerine getirilmeyince kalabalık “Nika”, yani “Zafer” nidalarıyla şehri yakıp yıkmaya başladı
Vali sarayı önündeki çatışma, kısa bir süre içinde meydan savaşı halini almıştı
17 Ocak’ta şehrin 4’te 1’i yok olmuş, Büyük Saray yanındaki Ayasofya Katedrali de harabeye dönmüştü
Ayaklanan halk, Hypatios adlı birini Justinyanus yerine İmparator ilan etti
Justinyanus’un “Ayaklanmaya son verirseniz hepinizi affedeceğim” vaadi de işe yaramadı, isyancılar Büyük Saray’ı da bastı
Askerler arasında isyana destek verenler çıkmaya başlayınca İmparator tahtını gözden çıkarmış, canını kurtarma derdine düşmüştü
Saray’ın Marmara Denizi’ne bakan kısmında İmparator ve ailesini kaçırmak için bir gemi hazırlatılmıştı
Eşinin korkaklığı üzerine sabrı taşan İmparatoriçe Teodora şunları söylüyordu:
“Kaçmaktan başka çıkar yol kalmayınca, kaçmaya kalkışmak adiliklerin en büyüğüdür. Yıllarca başında imparatorluk tacını taşıyan biri, tacını kaybedince hayatını da kaybetmelidir. Gemi hazır, deniz de sakin. İstiyorsan kaçabilirsin, Ama benim de geleceğimi sanıyorsan aldanıyorsun!..”
İmparatoriçenin bu sözlerinden etkilenen askerler, 18 Ocak’ta dönemin ünlü komutanı Belisarius önderliğinde hipodromu kuşattılar
Ayasofya’yı inşa ettiren isyan: Nika
Önce kapılar tutularak isyancıların dışarı çıkmaları önlendi
Sonra da askerler tribünlerin üst basamaklarında mevzilendiler
Askerler, isyancılara rahatça nişan alarak onları ok yağmuruna tuttular
Az sonra öldürülen isyancılar, üst üste yığıldıklarından kapıların önünde aşılması güç birer duvar meydana getirmişlerdi
Akşam karanlığı çökerken isyancılardan bir teki bile canlı kalmamıştı. Ertesi günü cesetler hipodromdan dışarı taşınırken sayıldı ve alanın ortasında yaklaşık 40 bin kişinin öldürüldüğü anlaşıldı..
İmparator Justinyanus zaferini taçlandırmak adına yıkılanın yerine bugünkü Ayasofya’nın inşa edilmesi için emir verdi..
532 yılının Ocak ayında Hipodromda başlayan Nika isyanı, yine hipodromda 30.000 kişinin ölümüyle son bulmuştu… Bazı tarihçilere göre ölü sayısı 40.000 idi. Harold Lamb’a göre ise bu sayı gerçekte birkaç bin kişidir. Ekseri görüş ise 30 bin kişidir. Sadece Roma döneminin değil, tüm İstanbul tarihinin en kanlı olayı, Nika ayaklanmasıdır…
SONUÇ
Peki Nika ayaklanması sonucunda meydana gelen katliamdan kim sorumluydu? Kimilerine göre Jüstinyen bu hadisenin vuku bulmasını hiç istemedi ve çıkardığı aflar da bunun göstergesiydi. Ayrıca Ayasofya Kilisesi’ni de Tanrı’nın kendisini bağışlaması için o denli ihtişamlı yaptırmıştı…
Bazılarına göre ise Roma Generali Belisarius’un, anlık endişesi buna sebebiyet vermişti.
Tabi “İmparator’un, silahlı askerlerle hipodroma girmenin böyle sonuçlar doğurabileceğini bilmesi gerekirdi” diyenler de yok değil. Buna karşın, “Roma’nın bekası için bu yapılmalıydı” görüşünü savunan tarihçiler de var.
En yaygın kanaat ise İmparatoriçe Theodora’nın, kendi saltanat hırsı için on binlerce insanı ölüme gönderdiği şeklindedir.
Peki sizce? Nika ayaklanması neticesinde meydana gelen hipodrom katliamının sorumlusu kim?
ALINTI

TÜRKİYENİN 007 JAMES BONDU:
RAUF DENKTAŞ (27 Ocak 1924, Baf – 13 Ocak 2012, Lefkoşa), ANISINA..
SIRADIŞI BİR AŞK HİKAYESİ
Macera filmlerindeki kahramanlar hep uzun boyludur, atletik yapılıdır, üçgen vücutludur, ateş gibidirler, sert mizaçlı, keskin bakışlı, yakışıklı adamlardır.
★Bizim sahici kahraman Rauf ise, göbekliydi iyi mi… Hatta obezdi.
Bodurdu. Keldi.
Öyle sert bakışlar filan fırlatmaz, hayata daima kıkır kıkır gülümseyerek bakardı.
★Halbuki, hayatının her saniyesi bizatihi macera filmiydi.
Ateşten gömleği giymiş, kelle koltukta yaşamış, dünyanın en tehlikeli hadiselerinin içinde yeralmıştı, kod adı Toros’tu.
Hakikaten yüreği Toroslar gibiydi.
Fırtına kasırga, bana mısın demezdi.
★Savaş veya casus filmlerinde kalıpları tornadan çıkmış çakma kahramanları seyrediyoruz. Gel gör ki, atlayıp zıplayanla, uçan kaçanla yazılmıyor harbi destanlar… Toros gibi yüreklerle yazılıyor.
★Beşparmak Dağları’nda kan gövdeyi götürürken çekilmiş siyah beyaz bir fotoğrafı var mesela… Belinde kemer gibi sarılmış mermi şeritleri, elinde hafif makineli, ölümle kalım arasındaki ince çizgide, sanırsın piknik yapıyor, öylesine rahat, gülümsüyor.
★Rahmetlinin en ilgimi çeken tarafı buydu.
Sıradan görünümlü, sıradışı kahraman.
★Mecbur insan.
★Ve elbette, bu tür sıradışı kahramanların yanındaki kadınlar da sıradışı kadınlardır, sıradışı aşklardır.
Evliliklerinde mutlu, huzurlu, sakin bir hayat düşlerler ama, mecbur insan’a aşık olunca, tehlikeli, ölümcül maceralara sürüklenirler, mecburen sıradışı bir hayat sürerler.
★Rauf’la Aydın’ın aşkı, tıpkı böyle bir aşktı.
★Rauf esir düştü bi ara…
Adaya paraşütle atlamıştı.
Yakalandı.
Akıbeti belirsizken, Aydın’a gizlice mektup gönderdi.
“Seni Allah’a, evlatları sana emanet ediyorum, hayat işte, iyi kötü tesadüflerle dolu, bizimki böyle oldu” dedi.
Aydın ağladı, ağladı, ağladı.
★Neyse ki, Rauf o cendereden kurtulmayı başardı.
Hani derler ya ölümlerden ölüm beğen diye, hep öyle oldu, defalarca ölümden döndü, kafasının üstünden cayır cayır mermilerin geçtiği de oldu, hemen dibine havan topunun düştüğü de oldu, en yakın arkadaşları kucağında şehit oldu, hem Ada’da hem Londra’da suikastlerden kurtuldu.
Aydın hep bu korkularla, bu endişelerle, hep bir kötü haber alacağım duygusuyla yaşadı.
★Çocukluktan beri tanışıyorlardı.
Çocukluktan beri nişanlıydılar.
“12 yaşımdan beri evleneceğimizi biliyordum” diye anlatıyordu Aydın…
Nikahlandıklarında Rauf 25, kendisi 18 yaşındaydı.
64 sene aynı yastığa baş koydular.
★Rauf henüz 1.5 yaşındayken annesini kaybetmişti.
Aydın onun için hem sevgili, hem eş, hem anneydi.
★Bir anne ve babanın yaşayabileceği en ağır acıyı, üç defa yaşadılar.
Kızları Dilek’i henüz üç yaşındayken toprağa verdiler.
Küçük oğulları Münir’i altı yaşındayken kaybettiler.
Büyük oğulları Raif trafik kazasında can verdi.
Kaza mıydı, suikast mıydı, orası bile meçhuldü.
Bir anne ve babanın taşıyabileceği en ağır yükü üç defa omuzladılar, birbirlerine tutunarak, aşklarına sarılarak ayakta kaldılar, yeniden evlat sahibi oldular.
★“Çocuklarım bensiz büyüdü, bensiz büyüyen çocuklarımın çocukluk hatıralarını anımsayamadığım için garip bir özlem içindeyim, ölen çocuklarımızın matemini bile yeterince tutamadım, küçük oğlumun cenaze törenine bile katılamadım, ağlamak istedim ağlayamadım, sarılıp öpmek istedim, bunu da yapamadım, içinde bulunduğumuz durum nedeniyle duygularımı dışa vuramadım, Kıbrıs meselesi yüzünden omuzlamak zorunda kaldığım sorumluluklar mı bana mani oldu, yoksa doğuştan mı böyleydim, bilemiyorum” diyordu Rauf.
★Ama şunu biliyordu.
“Türkiye olmadan cennete bile girmem” diyordu!
Böylesine idealist, böylesine adanmış bir yurtseverdi.
★Sakin, huzurlu bir hayat düşleyen Aydın…
İşte bu çılgın Türk’le bir ömür geçirdi.
★İkbali de gördüler.
İhaneti de.
Hayallerinin yıkıldığı da oldu.
Rüyalarının gerçek olduğu da.
Bazen hüzün.
Bazen sevinç.
İnsana dair her ne varsa…
Fazlasıyla yaşadılar.
★Film olsa finalini abartmışlar deriz ama, gerçek…
Son nefesini verirken Aydın’ına şarkı söylüyordu Rauf…
“Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar, sevgilim sen olmasan, bu dünya neye yarar” diye mırıldanıyordu.
★Böylesine sıradışı bir aşk hikayesiydi.
★Rauf’unu kaybettiği gün, hayatında ilk kez ayakta zor duruyordu Aydın…
Tabutuna sarıldı, “ülkesinden önce, evimin lideriydi” diyebildi.
“Kendimi bildim bileli beraberdik biz, doğduğum günden beri, elbette hayat devam ediyor ama, bomboş bir hayatta bıraktı beni.”
★Ve 2 Şubat 2019, çile sona erdi.
Yiğit adamın yiğit kadını da gözlerini yumdu.
★Güle güle Aydın hanım.
Toros’a selam söyleyin.
Alabildiğine uzanan Akdeniz kumsallarının dinginliğinde, yeniden el ele tutuşup, belki uzaktan gelen bir gitar tınısıyla, nihayet huzurla yürüyeceğinizi hayal ederek teselli olacağız.
Sizi asla

By Aydınlık Luminous

Bilim kurgu Araştırma Güncel yaşam Tarih Gelecek Ekonomi Science fiction Research Current life History Future Economy