Hazırlayan ve kurgu : Hakan Kısa

GÜL YAPRAĞI OLMAK
Bir zamanlar bilginler ve şairler, “suskunlar meclisi” adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı.
Üye sayısı 40 kişiydi ve bunu artırmıyorlardı.

Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek fakat çok az konuşmaktı.


O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Câmî, bu meclisin üyeleri arasında olmayı arzuluyordu.
Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi.
Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine gönderdi.
Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler.
Molla Câmî oraya layık bir bilgindi, ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı.
Yeni bir üye için yer yoktu.

Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra Molla Câmî’ye gönderdi.
Zeki bilgin, durumu kavramıştı.
Bir damla daha olsa bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gülden küçük bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi.
Bardakda ki su taşmamıştı. Bunu içeri gönderdi.

Meclistekiler bu kibar cevabın mânasını anlamışlardı: Zarif insanların yeri başkaydı.
Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar verdiler.
Başkan listeye Molla Câmî ‘nin adını ekledi.
Kırk sayısının sonuna bir sıfır koyarak, 400 yazdı.
Bununla Molla Câmî sayesinde, meclisin değerinin on misli arttığını belirtiyordu.
Listenin son şekli Molla Câmî ‘ye gelince, meseleyi anladı.
Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir sıfırı silerek, kırk sayısının soluna koydu.
Yani 040 yazdı. Alçak gönüllü Molla Câmî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu.

Gül yaprağı olmak, kolay değil. Ama, evde, işte, çevrede geçim ehli olmanın, gül gibi geçinmenin yolu gül yaprağı olmaktan geçiyor.
Yük olmayıp yük almak, gül yaprağı güzelliğine kavuşmak…
Kendi içimizde, ailemizle, çevremizle uyumlu olmanın, ebedi güzellikler yolunda yürümenin müjdecisi.
Gül yaprağı sırrına erenler, sağdaki sıfır gibi bulundukları topluma güç katarlar hem de bire on, ama soldaki sıfır gibi davranıp kimseye yük olmazlar.

NE DERSİNİZ ŞÖYLE BİR DÜŞÜNMEYE; evde, iş yerimizde, kısacası hayatımızda gül yaprağı gibi miyiz, yoksa, bir damlası hayat karartan zehir miyiz?
Hayat yolculuğunda gül yaprağı olabilmek ve kalabilmek dileğiyle…


2 Gül Hikayesi ile 2 Hayat Dersi
https://www.timder.org.tr/haber/Diger-Kose-Yazilari/2-Gul-Hikayesi-ile-2-Hayat-Dersi/1046

Molla Mevlânâ Câmî (1414-1492) yılları arasında yaşamış olan ünlü İslam alim ve şairlerinden biridir. Onun yaşadığı dönemde tanınmış âlimler, yazarlar ve bilginler “Suskunlar Meclisi” adını verdikleri bir heyet oluşturmuşlardı. Bu meclis, üyelerini çok düşünen, az konuşan ve az yazan insanlar arasından seçiyordu. Meclisin üye sayısı ise otuz kişiyle sınırlı tutulmuştu.

O, gerçekten çalışmaları, ahlakı, nezaketi ile örnek bir insandı. Ancak suskunlar meclisinin üye sayısının sınırlı olması onun, seçkin insanların yer aldığı bu kurulda bulunmasına imkân vermiyordu.

Bir gün suskunlar meclisinin üyelerinden birinin öldüğünü duymuştu. Bunun üzerine üyeleri toplantı halindeyken toplantı yapılan binaya geldi. Binanın önünde bir kapıcı bekliyordu. Ona hiçbir şey demeden isteğini bir kağıda yazıp gönderdi.

Meclis üyeleri Mevlânâ Câmî’yi çok yakından tanıyorlardı, fakat vefat eden üyelerinin yerine başka bir değerli insanı almışlardı. Ama Mevlânâ Câmî gibi birini de kapıdan çevirmek oldukça zordu. Kendi aralarında epeyce düşündüler.

Ardından bir bardağı ağzına kadar su ile doldurup kapıcıyla Mevlânâ Câmî’ye gönderdiler. Bununla meclisin üye sayısının tam olduğunu, yeni bir kişiye yer olmadığını anlatmak istiyorlardı.

Kendisine, ağzına kadar su ile dolu bir bardak gönderilen Mevlânâ Câmî, meclis üyelerinin ne demek istediğini anlamıştı. O da hemen yanındaki gülden bir yaprak koparıp yavaşça bardağın üstüne koydu.

Haliyle gül yaprağı bardağı taşırmamıştı. Verdiği bu cevapla kendisi için de suskunlar meclisinde bir yerin bulunduğunu anlatmak istiyordu. Meclis üyeleri de ağzına kadar su dolu olan bardağın üzerine bir gül yaprağı konarak kendilerine geri gönderildiğini görünce durumu anladılar. Böyle bir insana “meclisimizde yer yok!” anlamında bir cevap verdiklerinden dolayı çok üzüldüler.

Otuzla sınırlı olan üye sayılarını da aşarak Mevlânâ Câmî’yi üye yapmaya karar verdiler.

Mevlânâ Câmî meclise gelince başkan onun adını da listeye yazdı. Üye sayısını belirten 30 sayısının önüne bir 0 yazarak kendisine verdi. Başkan bununla Mevlânâ Câmî’nin katılmasıyla meclisin değerinin on kat arttığını anlatmaya çalışıyordu. Listeyi eline alan Mevlânâ Câmî, kendisinin gelmesiyle meclisin değerinin on kat artmış olduğu düşüncesine katılmadığını göstermek için 30 sayısına eklenen 0’ı silip otuzun soluna yazdı.

Verdiği bu cevapla meclisin üye sayısını artırmadığı gibi, kendi değerinin, bu meclisin yanında solda sıfır olduğunu anlatmak istiyordu. Gösterdiği saygı ve alçak gönüllülük ile Mevlânâ Câmî, suskunlar meclisinin en değerli üyelerinden biri olduğunu ortaya koyuyordu.

Kaynak:

Ahmet Taşgetiren, Altınoluk Dergisi,
2011 – Temmuz, Sayı: 305

Bu yaşanmış vaka bize zarâfetin insan ilişkilerini ne ölçüde güzelleştirdiğini anlatıyor.

Uzun, çok uzun yıllar önce mutluluk ve güzellik içinde yaşayan bir topluluk varmış. Başarılı, sevecen, dürüst insanlarmış bunlar. Bu toplumu çekemeyen komşuları ise mutluluklarını bozmak için çeşitli planlar kurar dururlarmış. Amaçları ise kaleyi içten işgal etmekmiş. Hemen işe koyulmuşlar tabi.

Kısa bir zaman sonra bu mutlu toplulukta isyanlar ve kavgalar başlamış. Bunu fırsat bilen diğer topluluklar ise hemen savaş açmışlar. Kendi iç savaşları yetmezmiş gibi bir de, diğer toplumlarla yıllarca savaşıp iyice yılan bu insanlar göç etmeye karar vermiş. Savaştan arta kalanlar yollara düşmüşler huzuru bulmak için. Dolanıp durmuşlar. Ve bir gün bir tipinin ortasında kalmışlar.

Ama ne tipi; tam 15 gün sürmüş. Bittiğinde ise bulundukları yerin dağlarla korunaklı bir yer olduğunu keşfetmişler. Güneşin güzel ışınları karlarda dans ederken, uzakta başını gökyüzüne kaldırmış duran mavi bir gül görmüşler. Saatlerce bu güle bakıp hayal kurmuşlar. Bu gül onları öylesine etkilemiş ki, çiçeğin sihirli bir gücü olduğuna inanmışlar.

Nasıl inanmasınlar ki; soğuk bir bölgede sıcağı seven bir gül duruyor. Bu çiçeğin onları koruyacağına inanmışlar ve oraya yerleşmeye karar vermişler. Yıllarca mesut yaşamışlar; eski güçlerine tekrar kavuşmuşlar bu bölgede. Tabi biricik gülleri de onları yalnız bırakmamış; her yıl aynı yerde ve zamanda çıkmaya devam etmiş. Ünleri yine tüm dünyayı sarsmaya başlayınca herkes şaşırıp kalmış bu işe.

Gel zaman git zaman bir gün mavi gül çıkmamış. Hemen sonra o mutlu topluluk da kaybolmuş. Ticaret yapan kervanlar bir gün bu ülkeye gelince o topluluğu bulamamışlar. Kimse o güzel insanların ve gülün akıbetini çözememiş. O toplumdan ise sadece ağızdan ağıza söylenen şu sözler kalmış:

“Saflığın, dürüstlüğün, sevginin, onurun, mutluluğun, özgürlüğün çiçeğidir mavi gül. Bizler bu çiçek sayesinde sevgiye ve özgürlüğe ulaştık; yaşamın gizemine eriştik… Şimdi ise mutluluğa eriyoruz..! Size bir armağanımız olacak. Mavi gülü size de bırakacağız; yaşamın anlamını öğrenmeniz için. Bu efsane çiçek dünyanın herhangi bir yerinde ve herhangi bir zamanda ortaya çıkarak sizi şaşırtacak. Onu görenler ise dünyanın en bahtiyar, en mutlu ve şanslı insanları olacaklar.”

İşte efsane böyle…

Kaynak: https://fwmail.net/genel-kultur/mavi-gul-efsanesi

İnanıyorum ki; herkesin hayalinde yaşattığı bir mavi gülü vardır. Önemli olan onu nerede ne zaman görmek istediğinizdir. Mavi gül zarafetin ve sevginin simgesidir, aynı zamanda sadece görmek isteyenlerin karşısına çıkar…

By Aydınlık Luminous

Bilim kurgu Araştırma Güncel yaşam Tarih Gelecek Ekonomi Science fiction Research Current life History Future Economy