Hazırlayan ve kurgu : Hakan Kısa


İnsanların ağzında bir “zengin” lafı dolaşır durur, hiç düşünürler mi acaba zenginlik nedir, maddi zenginlikse hangi meblağdır sözünü ettikleri, o kişi o meblağa sahipse bile kendini gerçekten zengin hissediyor mudur, yoksa içinde boşluğunu hissettiği bir şeyi yerine koysa, o kadar parası olmasa da zaten zengin hissedecek midir kendini?
Sağlığı bozuk biri parası çok olsa da zengin midir mesela?

Gani parası olup da insan sevgisinden, hayvan, çiçek, böcek, doğa sevgisinden mahrum olan biri zengin midir? Tek işi paralarını saymak, desteleyip seyretmek olan, onları hayırlı bir işe çeviremeyip, “parası elinden gidecek” diye habire kabızlık çeken biri ne kadar zengindir?

Zenginliğin, para harcamanın, mal mülk edinmenin sınırı nedir, ne kadarıyla nefsi, gözü, gönlü doyar insanın, ne kadarı yeter mutlu olmasına, ne kadarıyla ne alarak mutlu edebilir en yakınındakileri, kanından, canından olanları, yoksa hiç de mutlu edemeyebilir mi?
Her şeyin daha büyüğünü, en büyüğünü, en son çıkanını almanın, sahip olmanın, her yeri eşyayla doldurmanın insanın insani “zengin”liğine nasıl bir katkısı olur, ruhsuz bir tüketimden başka nedir, duyguyla, sevgiyle, kültürle, görgüyle, birikimle taçlanmadıktan sonra?
Kendimi en zengin hissettiğim zamanlar etrafımda sevdiğim ve beni seven, sevgisinden emin olduğum, şüphe etmediğim, yerini ne parayla, ne pulla dolduramayacaklarımın olduğu zamanlar…

Çocukken -oruç tutsam da tutmasam da- ısrarla, anne-babamla, kardeşlerimle bir arada ağzıma bir şeyler atmanın mutluluğuna ermek, o zevki tatmak için tatlı çocukluk uykularımı böldüğüm sahurlar mesela, kendimi en zengin hissettiğim nadir zamanlardandır, hala burnumda tüter durur. Bankada paramız mı vardı, yoo, iki yakamız bir araya ancak gelirdi, ama öyle mutlu, öyle zengindik ki! Yatlarımız, katlarımız mı vardı, yoo, bir oda, bir salondu evimiz, bir de masa büyüklüğünde bir yer -oda diyemiyorum-, her keresinde bacaklarımız masaya sıkışık vaziyette oturup ders çalışırdık dört kardeş, ama öyle mutlu çalışırdık ki, -annemin deyimiyle- ivil ivil, civil civil geçinen mutlu bir anne-babanın mutlu çocuklarıydık çünkü, çocuk yüzlerimiz, bakışlarımız, kavga gürültüyle, hır-gürle gölgelenmemişti, huzurluyduk, alın size zenginlik, önce ruhu doymalı insanın…

Tüketim çılgınlığıyla başladı her şey, ihtiyaçlar ışık hızıyla çoğaldı, “lüks” dediğimiz bir çok şey “ihtiyaç” oldu çıktı, gözler hep biraz daha yükseğe, biraz daha fazlaya dikildi. Parayla, hırsla gözü dönen insanlar zamanla zenginliği, mutluluğu iki göz evinde, çoluğunun çocuğunun arasında değil, dışarıda, orda burda aramaya başladılar, biraz para kazanınca ondan aldıkları “sahte” güçle “her şey”e hakları olduğunu sandılar, şımardılar, suni mutluluklardan medet umdular, ceplerindeki paranın her şeyi satın alabileceğini ve bunun da zenginlik olduğunu zannettiler. Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurlarından oldular ama ne gam, para ısıtırdı onları, yüreklerini, bir süre sonra anladılar öyle olmadığını, paranın her şeye yetmediğini, belki de hiç anlayamadılar.
Zenginlik; kime göre, neye göre?
Leyla Arslandan Alıntı.

By Aydınlık Luminous

Bilim kurgu Araştırma Güncel yaşam Tarih Gelecek Ekonomi Science fiction Research Current life History Future Economy