Hazırlayan ve Kurgu : Hakan Kısa
ALINTI : http://www.yaklasansaat.com/dinler/iran_dininin_tarihsel_kokenleri_mehdiyet_felsefesi.asp

Ortadoğu ve Ön Asya coğrafyası, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren çok sayıda “kavimler”in, “inançlar”ın merkezi olmuş, bu coğrafyadan yayılan çeşitli dini inançlar ve felsefi düşünceler günümüze kadar tüm dünyayı etkileyecek boyutlara ulaşmıştır.

İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren; dini düşüncelerin ve inançların “hak ve tek kaynağı” elbette Allah’dan gelen Vahiy’dir, yani İslam’dır. Allah’ın Elçileri ve bu Elçilere gelen Sayfalar yahut Kitaplar; hayatı, yaşamı ve kainatı izah eden; insanın kim olduğu ve nasıl olması gerektiğini öğreten gerçek bilgidir, ilimdir ve insanoğlunu aydınlatan nurdur. Ancak bu Vahiy yani İslam; Elçiler, Sayfalar ve Kitaplarla sürekli teyid edilmesine ve tekrarlanarak yenilenmesine rağmen; insani zaaflar, nefsi düşünceler ve İblis’in katkılarıyla, sürekli bozulmaya ve kısa sürede de “şirke dönüşme”ye yüz tutmuş; gerçek amacından saptırılmıştır. Böylece “Tevhid Dini”, “şirk dini”ne dönüşerek; “bozulmuş İslam” anlayışı, batıl görüş ve inançlar ortaya çıkmıştır.

Tarihin başlangıcından günümüze kadar, Vahiy’den beslenmeyen; İslam dışı ve karşıtı ne kadar düşünce, fikir, felsefe ve inanç varsa, bütün bunlar “İslam’dan sapmaların toplamı”dır; “insan hevası”nın ve İblis’in planlı katkılarının ortak bir ürünüdür. İnsanoğlunun kendi “hevasının çekim gücü”ne kapılması ve “İblis’in sinsi planları”nı devreye sokması; insanoğlunu kısa sürede “Batıl”a kayış sürecine sokan iki ana parametredir.

İBLİS’İN SİNSİ PLANLARI
İblis’in ve bugün “ruhsal hiyerarşi” diye yutturduğu ordusunun, insanlık tarihi kadar eski “kutsal(!) planı”; insanlığı Hak’tan saptırmak; böylece insanoğlunun değersizliğini kanıtlamak “şizofrenik saplantısı”nın bir sonucudur. Bu planın, nasıl işleyeceğini, Kur’an’dan izleyelim. İşte bir özet:
“Tuzak kuracağım”, “Sağlarından, sollarından, önlerinden ve arkalarından geleceğim”, “Yular takacağım”, “Sen’in(Allah’a hitap ediyor) muhlis kölelerin hariç, onların hepsini saptıracağım.”

Allah şöyle buyuruyor: “Şeytan insanın düşmanıdır”, “Şeytan insanların kalplerine vesvese verir”, “Şeytan dostlarını korkutur”, “Şeytan fakirlikle korkutur”, “Şeytan, hayasızlığı emreder”, “Şeytan isyanı emreder”, “Şeytanlar aldatmak için yaldızlı laflar ederler”, “İnsanların bir kısmı cinlere sığınırlar”.

Böylece İblis, insan davranışlarına yön vermek, insanı fıtratına ve yaratılış amacına aykırı düşünce ve fiillere sürüklemek için türlü hileler, entrikalar çevirmekte, planlar kurmaktadır. İnsanın yaratılışını ve zaaflarını yakından bilen İblis, ayetlerde ifade edildiği gibi her yönden insanlara yaklaşarak tarihi amacını; misyonunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. “Hak”kı dejenere etmek, “Tevhid anlayışı”nın “şirk”e dönüşmesi için tuzaklar kurmak; İnsanların ve toplumların zaaflarını amaçları için kullanmak, onun yöntemlerindendir.

Bitmez tükenmez şizofrenik kıskançlığıyla hareket eden bu “Lanetli”, tarihi “kadim planı”nı gerçekleştirmek için Yüce ALLAH’ı taklit ederek her bir insana, rehberler(şeytanlar) göndermekte; insanları yoldan çıkarmak için her türlü aldatıcı hile ve yalanlara başvurarak onları sonunda köleleştirmekte ve şeytanlaştırmaktadır.

İslam’ın son Rahmet Elçisi Peygamberimiz(sav) dünyadan ayrılmadan önce, “dinlerin bozulma süreci”ni ve İslam’ın kısa sürede nasıl bozulacağını ifade etmiş ve o günden Müslümanları uyarmıştır. Vefatından kısa bir zaman sonra, İslam toplulukları bozulmanın işaretlerini vermeye başlamış, uzun olmayan bir süreçte “yaşanan din”, giderek İslam olmaktan çıkmış; iktidar için Müslümanların birbirini boğazlaması gibi bir felaket adeta “Sünnetullah” olmuştur.

“İRAN-ŞİİLİK” VE İSLAM’IN SAPTIRILMASI GERÇEĞİ
“İran ve Şiilik”, bugün geldiği nokta, bu “sapma-bozulma” gerçeğini yansıtan en çarpıcı örneklerinden biridir. İran Kisralığı, Resulullah’ın davetini tehditler savurarak reddetmiş, aşağıladıkları İslam orduları(Araplar) karşısında yerle yeksan olduktan sonra İslam’a boyun eğmişlerdir.

Mecusi-Farsi köklü din anlayışı ve felsefesi, geçmiş milletlerle karşılaşmada, muhataplarına kendi felsefesini nasıl enjekte etmişse; İslam’la karşılaşmada da benzer şekilde “İslam’ı bozucu” etkilerini göstermiş ve kendi “şirk kültürü”nü egemen kılmıştır. Böylece İran toplumu, İslam’a giydirilen “şirk elbisesi”ni; yani temelinde İblis’in katkılarıyla ortaya çıkmış olan “şirk kültürünü ve geleneğini” içselleştirmiş ve eski dinlerine ait her türlü “düşünce, gelenek ve ritüelleri”, İslam etiketi altında yaşatmaya devam etmiştir.

İran coğrafyasında kurulan Pers kökenli devletler, tarihleri boyunca İslam dışı ve karşıtı Ortadoğu ve Ön Asya inanç ve felsefi düşüncelerinin taşıyıcısı olmuşlar, geleneksel din ve kültürlerinden asla vazgeçmemişlerdir. Kendilerine ulaşan Vahyi, güçleri varsa reddetmişler, şayet yoksa Vahyi; ancak kendi “tarihi-kültür gelenekleri”nin içine katarak, yani şirke dönüştürerek içselleştirmişlerdir.

Bu araştırmamızda Hz. Ömer döneminde fethedilen Sasani İmparatorluğu’nun yani bugünkü İran’ın fetihten sonra geçen kısa bir zaman içerisinde, İslam öncesi dini inançlarına ve kavmi geleneklerine nasıl döndüklerini, eski din anlayışlarını ve bu inançlarındaki “Mehdi düşüncesi”ni İslam’a nasıl monte etmeye çalıştıklarını inceleyeceğiz.

İran’ın antik kültürünün bir parçası haline gelmiş olan “yalan” ve “takiye” yöntemi ile “İslam kılıfı”na bürünmüş kendi “geleneksel din anlayışları”nın bugüne kadar nasıl geldiğini göreceğiz.

Tarihinin birçok döneminde olduğu gibi kutsallaştırdıkları “soyları”nı, “devletleri”ni, “yöneticileri”ni ve “din adamları”nı nasıl ilahlaştırdıklarını anlamaya çalışacağız. Bu azim “şirk” anlayışının İblis’in tezgâhında dokunan “Hint kumaşı” olduğunu, Yaklaşan Saat’te kullanıma sokulmak üzere yıllarca İblis’in adamları tarafından sinsice ipliklerinin büküldüğünü yakinen göreceğiz.

İRAN’IN COĞRAFİ KONUMUNUN ÖNEMİ
İran, Ortadoğu’nun, köken itibari ile en eski kavimlerinden biridir. Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki göç yolları üzerinde olması ile kültürler arası geçiş ve aktarımların da en yoğun olduğu bölgededir.

İran; doğuda Hindistan, kuzey batıda Maveraünnehir bölgesi ve Hazar Denizi ile güneyde Fars Körfezi arasında doğal sınırları olan bir Ortadoğu ülkesi olarak, bulunduğu coğrafyayı ve çevresini tarih boyunca din, kültür, tarih gibi bir çok alanda etkileyen, stratejik önemi olan bir devlettir.

Bu topraklarda farklı isimlerde imparatorluklar kuran İran, tarihin bazı dönemlerinde başka kavimler (Grek-Türk-Arap) tarafından yönetilse de; nihayetinde bu coğrafyaya tekrar sahip olmuş, günümüze kadar da hâkimiyetini devam ettirmiştir.

Yukarıda sınırlarını çizdiğimiz bölge merkez olmak üzere İran’da kurulan imparatorluklar, bugünkü isimleri ile Asya, Makedonya, Yunanistan, Anadolu, Irak, Suriye, Ürdün, Mısır, Yemen hatta Habeşistan’a kadar olan topraklarda hüküm sürmüştür. Böylece İblis öğretisi olan Mezopotamya-Hint-Helen-İran karışımı “kültür” ve “din anlayışı”nı batıda ve doğuda bu topraklara taşımıştır.

Din tarihçisi Mircea Eliade, İran’ın bu etkisini şöyle özetlemiştir:
“Batı’nın dinsel oluşumuna İran’ın yaptığı katkı öteden beri bilinmektedir. Birçok dinsel düşünce İran’da ortaya çıktı, yeniden değer kazandı veya sistemleştirildi. Birçok düalist sistemin birbirine eklemlenmesi, ‘kurtarıcı miti’, iyinin nihai zaferi, İran kökenli inançlardır.”

Tarihi kökenleri MÖ 3000-2500 yıllarına kadar dayanan İran’da, İslam Ordularının fethinden önce kurulan imparatorlukları, kronolojik olarak şöyle sıralayabiliriz:
– Elam Devleti (MÖ 2550-640)
– Med İmparatorluğu (MÖ 708-550)
– Pers İmp. (Ahamenişler)(MÖ 555-330)
– Part İmp. (MÖ 249- MS 228)
– Sasani İmp. ( MS 226- 652)
İslam’ın fethinden sonra:
– Safaviler (MS 1501-1749)
– Kaçarlar (MS 1779-1925)
– Pehleviler (MS 1926-1979)
– İran İslam Cum.(1979- )

ran’da yaşayan halklar, Persler olarak anılır. Pers kelimesi, Araplar ve Arapça ile olan ilişkiler sonucunda Farslar olarak ifade edilmiştir. İran ismi ise Arya, Arian-Ari kökünden gelmektedir. Heredot; Pers isminin, Yunan mitolojisindeki baş şeytan Zeus’un oğlu Perseus’un, Andromeda ile evliliğinden doğan oğluna verdiği Perses isminden ortaya çıktığını iddia eder.

Soru: “İlknur Hanım namazın Kuran’ı Kerim’de olmadığı ve Emevilerin uydurması olduğuyla ilgili bir takım yazılar okudum? Salat dua etmekse niye namaz denmiş? Eğer namaz Kur’an da yoksa biz niye namaz diyoruz”
Cevap: Farsçadır evet!
Oruç da Farçadır! Arapçası Savm dır. Geçen gün yazdım onu geçelim şimdi…
Salat ne demektir? Kelime anlamı dua demek demekse de özellikle namaz ile bütünleşmiştir.
Niye?
Çünkü Türkler Farslılar vasıtasıyla İslam’a geçti! O yüzden de Türkçe de Farsça kelimeler Arapçadan çoktur!
İslam’ı büyük topluluklar olarak kabul eden ilk Farslılardır. Talkan da yazmıştım, aslında o dönem Müslüman olan Türkler de pek yok; Farsiler Müslüman oldu…
Soğdlular…
Çok sonralarıdır; Büyük Selçuklu ve Moğol zamanları vs…
Bu arada da Kuteybe yaptı ilk, Merv Camisinde rüşvet filan da verdi; Cuma namazına gelenlere altın dağıtmışlığı vardır…
Bir şey daha yaptı; Arapça dışında ibadete izin verdi.
Namaz Farsça kılındı; ezan Farsça okundu…
Şimdi bunu alıp, niye Türkçe namaz kılmıyoruz demek de anlamsız; kimse kılmaz çok açık söyleyeyim…
Özeldir çünkü, başka bir ritüeldir; o manayı veremezsin, hissedemezsin!
Türkçe dua edilir; o başka…
Ha, çok istiyorsa birileri kılsın ne diyelim?
Neyse… Epey bir devam etti, sonra Arapça’ya döndü onlarda, artık biliyorlardı ne dediklerini vs….
O dönem namaza “namaste” dediler.
Selamlama demektir, Sanskritçede de vardır; Hindu-Fars lehçeleri…
Yani: Namas; namaz dendi…
Bir şekli var mıdır? Vardır!
Manası da…
Mesela… Secde ki 7 uzuv toprağa değmelidir (seccade vs değil) toprak, taş ve cinsi olmalıdır!
Hangi uzuvlar? Alın, iki el avuç, dizler, ayaklar…
İnsanın toprağa düştüğü anı simgeler…
Mesela… Rukü insanın yaratıcısını bilmeye başladığı andır…
Mesela… Kıyam kendini bilmek Yaratıcını bilmektir…
Dimdik olursun; eller birleşmez yani! ( Bu arada bana geçen gün gelmiş bazı birilerinin el bağlamayla ilgili rivayetleri… Ben Hz. Nebi’nin evladı İmam Cafer Sadık as. Diyorum, bunlar Muaviyelerin ondan sonra bilmem kimlerin paralı tuttuğu hadis uydurucuları gönderiyor bana… Ben o masalları 40 yıl dinledim; sonra dinden çıkıyor bazı ilahiyatçılar? Niye! Artık bünyeleri kabul etmiyor Sünni yalanları… Neyse, Allah kabul etsin ne diyeyim)
Ve… Konuya dönelim: Sonra bilginin son noktası: Hiçbir şey bilmediğini bilmek ve rukü ve secde…
Salat Kur’an ı Kerim de üç anlamda da kullanılır:
1.Allah’ın salatının anlamı rahmet;
2. Meleklerin salatı bağışlanma dilemek;
3. İnsanların salatının anlamı dua etmektir.
Mesela…
Özel ibadet; namaz anlamında: Bakara: 3 “Onlar, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızklardan (Allah yolunda) harcarlar.”
Yani… “Veyukîmune-salate”
Bakara: 43 “Dosdoğru namaz kılın, zekât verin ve rükû edenlerle birlikte rükû edin.”
Yani… “Veakimu-salate”
Maide: 58 “Namaz için çağırdığınızda onu alay ve eğlenceye alırlar. Bu, onların düşünmeyen (ve anlamayan) bir topluluk olmalarındandır.”
Yani… “Ve-iża nadeytum ila-salati”
Mesela Maide 55 de bahsedilen kişi Hz. Ali dir; tek kişidir; rüku halinde zekat veren; “Sizin dostunuz, sahibiniz, ancak Allah’tır ve Peygamberidir ve inananlar, namaz kılanlar ve rüku ederken zekat verenlerdir.” (Çakallar bunu da başka tercüme ediyor; oysaki rüku halinde zekat veren tek kişidir Hz. Ali, bilmiyorlar mı? İşlerine gelmiyor!)
Yani… “yukimune-salate”
Salâvat kelimesi ise ‘ibadet yeri’ anlamına da gelir!
Hac: 40″ Onlar, sadece “Rabbimiz Allah’tır.” demeleri yüzünden haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Allah, insanlardan bir kısmını diğer bir kısmı ile defetmesiydi, içinde bol bol Allah’ın ismi anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi. Allah, kendisine yardım edene mutlaka yardım eder. Allah, güçlüdür ve üstündür.”
Yani… “vebiye’un vesalevatun “
Dua anlamında da salat vardır!
Mesela… Tevbe: 103 “Onların mallarından kendilerini temizleyeceğin ve arıtacağın bir sadaka (zekât) al ve onlara dua et. Kuşkusuz senin duan, onlara huzur kaynağıdır. Allah işitendir ve bilendir.”
Yani… “biha vesalli ‘aleyhim”
Bağışlanma ve rahmet anlamında da salat vardır!
Ahzap: 43 “Sizi karanlıklardan nura çıkarmak için O ve melekleri size rahmet eder. O, sürekli müminlere merhamet edendir.”
Yani… “Huve-lleżi yusalli”
Ahzap: 56, “Kuşkusuz Allah ve melekleri, Peygamber’e salât (özel rahmet) ederler. Ey iman edenler! Ona salât gönderin ve en güzel şekilde onu selamlayın.”
Yani… “yusallune ‘ala-nebiyyi”
Şimdi…
Abdest var…
Rukü var…
Secde var…
Ama namaz yok öyle mi?
Bu arada samimi söyleyeyim, Emevilerin ve ondan önceki bazı kutsanmış ama bidatler yığını yapıcıların çoğunun ciğerini bilirim…
Ama inanın bu kadarına ne cesaret edebilirler, ne de teşebbüs!
Ha, içini boşalmışlardır…
Kur’an ı Kerim in gerçek manasını tahrif etmişlerdir vs.
Evet, yaptılar…
Bakınız namaz…
Çok özel bir ritüeldir…
Sadece bedensel değil, kalbi ve ruhidir! Yaratıcınla buluşma anıdır, ötesi var mı?
Ve… Abdest sadece bedensel değildir; kalbini kirden, nefretten, pislikten temizlemen gerekir; ruhunu!
Dilini… Gözünü haramdan sakınman!
Bir bütündür…
Dosdoğru kılmak ne demek? Demek ki sadece eğilip kalkmak değil! Yetmez!
Öyle olursa sadece jimnastik olur!
İşte Emeviler onu yapmıştır!
Bugün Yezid’e Hazret diyenler onlardır, onların soyudur!
Yoksa niye Hz. Nebi’nin bütün ailesini, bütün imamları katleden; başlarını kesen, cami avlusuna kesik başlarını atan, naaşlarının üzerinde at tepindiren; İmam Cafer Sadıkları, İmam Rızaları, İmam Bakırları hapse tıkan, zehirleten adamları kutsarlar değil mi?
Zor iş namaz!
Çok zor…
Öyle, namazı kılayım geleyim, milleti kazıklayayım diyen tüccarlar…
Öyle, namazı kılıp seni sonra arayayım son dedikoduları vereyimler…
Faize karşıyız Müslüman adamız deyip “riba” ya batan; elamanlarının maaşlarından çalıp çırpanlar mı Müslüman?
Eşini, dostunu, akrabasını kayıran mı?
Yalan söyleyen mi?
İftira atan mı?
Pisliğe batan mı ya da?
Moğol paralarına bakın, ehlibeyt öğretisinden gelirle ki, o paraların üzerinde “Le İlahe İllallah, Muhammedin Resulullah, Aliyyun Veliyullah” yazar.
Bazı şerefsizler bunlar! Az da değiller! Körler sağırlar birbirini ağırlar; bugün hala bunu parantez açıp Ali Allah dostudur diye çevirenler mi Müslüman?
Kafirsin sen! Ne demek kafir, gerçeği gizleyen, hakkı örten!
Bence düşünmeniz gereken şudur:
Mevzuu çok eskidir…
Ta hayattayken Muhammed Mustafa saa en çok kelimeleri kullanırdı bilir misiniz?
Söyleyeyim: Bi’dat! Fasık! Münafık!

By Aydınlık Luminous

Bilim kurgu Araştırma Güncel yaşam Tarih Gelecek Ekonomi Science fiction Research Current life History Future Economy