kaynak : https://politros.com/218111-vengerskie-politologi-rasskazali-kogda-chelovechestvo-dostignet-predelov-svoego-razvitiya
İnsanlık yakında büyümesinin sınırlarına ulaşacak.
Ve bu, kendi kendini yok etme yolunda bir evre olacak.
Budapeşte Ekonomi Üniversitesi Profesör Laszlo Bogar ve Macar siyaset bilimci Miklos Kevehazi ,Rus Basın üyesi Polit Russia konuşmasında bügünler iyi fakat yarınlar biraz daha zor durum olasılığından bugunden bahseedebilirz .
Yaklaşık 50 (elli) yıl önce, Uluslararası Kamu Zenginler kuruluşu “Club of Rome” Dünya Ekonomisinin büyümesine ilişkin ilk raporunu yayınladı.

Belgeye “Büyümenin Sınırları” adı verildi ve insan nüfusunun büyümesini ve doğal kaynakların tükenmesini modellemenin sonuçlarını içeriyordu.

Bu rapora göre, 21. yüzyılın ortalarından geç olmamak üzere, dünya ekonomisinin büyümesi nihai sınırlarına ulaşacaktır.
Bu zamana kadar, hammadde ve enerji rezervleri ile tarım alanlarının üretim kapasitesi tükenecek.
Dünya nüfusu azalmaya başlayacak ve gezegenin ekolojik dengesi çökecek.
Laszlo Bogar ve Miklos Kevehazy, “Bu tahminin üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçtiğinden, bu tahminlerin ne ölçüde doğru olduğunu düşünmeye değer” diyor.
Bunu, küresel ekonominin ne kadar savunmasız ve karmaşık olduğunu gösteren pandemi zemininde yapmak özellikle önemlidir.
Koronavirüs ayrıca dünya toplumunun veya basitçe insanlığın kontrol edilemez kaotik bir sistem olduğunu da göstermiştir.
İnsan topluluklarının eski biçimleri ya diğer organizmaları yiyecek için yok etti ve tüketti ya da meyvelerini kullandı: meyveler, sebzeler ve bitki tohumlarının yanı sıra hayvan yumurtaları ve süt.
Ekonomik büyüme veya nüfus artışı gibi modern kavramlar yoktu.
Sınırlamalar ve sınırlar sadece doğanın kendisi tarafından yaratılmıştır.
Macar uzmanlar, “Büyümenin sınırları tanımlanmadı, çünkü büyüme olmadı” diyor.
Tüm büyük kültürler, yaşama anlayış ve saygı ile karakterize edildi ve uysal, sabırlı, alçakgönüllüydü.
Başka bir deyişle, insanların büyümesine gerek yoktu: sahip olduklarıyla yetindiler.
Durum değiştiğinde, Batı uygarlığının gelişinden önce durum buydu.
Macar uzmanlar, bugünün dramatik durumunu ve geleceğe yönelik uğursuz beklentileri anlamak için, dünyanın farklı bir ilkeye göre gelişmeye başladığı bu gizemli “dönüşü” araştırmak gerektiğine inanıyorlar.
Laszlo Bogar ve Miklos Kevehazy, “İnsan toplumlarının, sınırsız bir mal bolluğu vaat etmesine rağmen, bunu yalnızca kısmen yerine getiren bir strateji izlemeye karar vermeleri için ne tür ruhsal ve ahlaki deformasyonların meydana gelmesi gerektiğini” savunuyorlar.
Kontrolsüz tüketim kavramının, dış ve iç doğal kaynakların sürekli olarak restore edilmesini gerekli kıldığı ortaya çıktı.
Ancak böyle bir strateji, bugün insanlığın kurtulmasının artık kolay olmadığı ölümcül bir tuzaktır.

Büyümenin Sınırları raporunun yazarları da dahil olmak üzere birçok uzman bu sorunu çözmeye çalıştı ve ilginç ve değerli gözlemlerde bulundu. Ancak araştırmacılar “izin verilen” kavramın ötesine geçmediler.
Yani, insanlığın gelişiminde büyümenin sınırları olduğunu söylüyorlar, ancak yine de büyümenin temelden doğru bir strateji olduğunu ve rehberlik etmesi gereken bir strateji olduğunu düşünüyorlar.
Uzmanlar, sadece dikkatli ve büyümeyle orantılı olmak için bu özel dünya kalkınma modeli tarafından yönlendirilmenin gerekli olduğunu söylüyor.
Bogar ve Kevehazi, “Ancak varoluşsal anlamda bu varsayım imkansız” diyor.
Sorunun özü, kâr fikrinde yatmaktadır, çünkü kâr, yaşamın temel bağlamlarıyla kesilir, çünkü bizi insan varlığının dış ve iç kaynaklarını sınırsız olarak düşünmeye yönlendirir.
Batılı kapitalist sistemin temeli kâr fikri üzerinedir. Bir yandan, insanlar gerçekten sermaye biriktiriyor, ancak diğer yandan fiyat çok yüksek. Büyük harf kullanımı, daha da yüksek ve daha kontrol edilemez bir harcama sürecini tetikler.
Macar uzmanlar, “Yeryüzündeki yaşamın temel fiziksel sistemlerini (toprak, su, hava) yok eder ve aynı zamanda ayrılmaz oldukları için insan varlığının iç doğasını, manevi ve ahlaki sistemini yok eder” diye yazıyor.
Derinlerde bir yerde her şeyi anladıklarına inanıyorlar: Bu hiçbir yere varmayan bir kampanya, ancak insanlık artık bu ölümcül yoldan geri adım atamıyor, nasıl yapılacağı sorusunun cevabını bilmiyor.
Üstelik insanlık bu sorunla mücadelede tek bir davranış kavramı geliştiremez.
Macar yazarlar, “Her eski, büyük kültür, yalnızca kendi manevi temeline dayanarak bu tuzaktan çıkış yolunu hayal edebilir” diye yazıyor.
“Büyümenin Sınırları” raporundaki verilere gelince, bu büyüme zaten sona erdi.
Şimdi, yalnızca önceki üretim döngüsü sırasında kazanılan kârı, bu döngünün yan etkilerini dengelemek için harcamaktan ibarettir. Ve bu bir kendi kendini yok etme sistemidir.

Kaynak : https://www.gidaperakendecileri.org/?p=1103


kaynak : https://www.gidaperakendecileri.org/?p=1103
Sürdürülebilirlik kavramı, dünyanın gündemine 1960’lı yılların sonunda girdi.
Ekolojik açıdan biyolojik sistemlerin çeşitliliğinin ve üretkenliğinin devamlılığının sağlanması anlamına gelen sürdürülebilirlik, Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987 yılı tanımına göre ise ekonomik büyüme ve refah seviyesini yükseltmeyi, çevreyi ve yeryüzündeki tüm insanların yaşam kalitesini koruyarak gerçekleştirme yöntemi.
Hızla tükenen doğal kaynaklar, karbon ayak izi, tehdit altındaki biyolojik çeşitlilik, küresel ısınma gibi durumların sonucu olarak sürdürülebilirlik konusu, çevresel projeler, yeni iş modelleri ve çevreci üretim teknolojileriyle dünyanın gündeminde baş sıralarda yer alıyor.
Bileşmiş Milletler’in 2015 yılının Eylül ayında, 193 ülkenin katılımıyla yayınladığı 2030 Kalkınma Hedefleri, yerkürede sürdürülebilir yaşam için büyük önem taşıyor.
Sürdürülebilirlik son yıllarda iş dünyasında en çok konuşulan ve gündeme alınan konulardan biri… İlk olarak çevresel etki olarak düşünebileceğimiz sürdürülebilirlik, Birleşmiş Milletler’in 2030 yılına kadar koyduğu 17 ana hedef ve yüzü aşkın alt hedefle birlikte son derece kapsamlı bir şekilde ele alınıyor. Bu noktada iş dünyasına büyük görevler düşüyor. Özellikle bazı endüstrilerin, sürdürülebilirliği uzun vadeli iş modelleri kapsamında ele alması ön plana çıkıyor.

ROMA KULÜBÜ VE “BÜYÜMENİN SINIRLARI” RAPORU
Dünyada sürdürülebilirlik kavramı 1960’lı yılların ortalarından itibaren önem kazanmaya başladı. Çünkü bu zamana kadar insanoğlunun dünyaya verdiği zararın boyutları somut örneklerle ortaya konmamıştı. Dünyanın nüfusuna karşılık doğal kaynaklar yeterliydi. Zira 20. yüzyıla kadar savaşlar ve hastalıklar nedeniyle dünya nüfusunda her daim ciddi oranda azalmalar oluyordu. Ancak teknoloji gelişip endüstri ilerledikçe, ürün çeşitliliği ve tüketim arttıkça doğal kaynakların tüketimi hız kazandı. 1960’lı yılların ortalarından itibaren çevre sorunları konusunda kaygılar da artmaya başladı. Yapılan araştırmaların ışığında sunulan raporlar, dünya, bu hızla tüketmeye devam ederse ileride yeryüzünde tek bir ağaç bile kalmayacağını ve bu şekilde sürdürülebilir yaşam sağlanamayacağını ortaya koydu. Sürdürülebilirlik konusunu kapsamlı şekilde ilk kez gündeme getiren Birleşmiş Milletler Çevre Konferansı oldu. 5 Haziran 1972 tarihinde Stockholm’de düzenlenen konferansta doğal kaynakların kullanımına ve gelecek kuşakların haklarına dikkat çekildi. Bu çerçevede sürdürülebilirliğe dikkat çeken bir başka oluşum, 1968 yılında, bilim insanlarının bir araya gelerek kurduğu Roma Kulübü oldu. Roma Kulübü’nün 1972 yılında hazırlayıp sunduğu “Büyümenin Sınırları” başlıklı rapor, çarpıcı gerçekleri de gözler önüne serdi.

Roma Kulübü, hazırladığı raporda, 5 değişkeni temel alarak bir soru sordu: “Hızlı nüfus artışı, gıda üretimi, sanayileşme hızı, çevre kirliliği düzeyi ve doğal kaynakların tükenme hızı bu seviyede ilerlemeye devam ederse, önümüzdeki yüzyıl içinde ekonomiyi nasıl bir gelecek bekliyor?”
Araştırmacıların sordukları sorulara verdikleri yanıtlar ise şöyleydi:
Dünya nüfusunda, sanayileşmede, çevre kirlenmesinde, gıda üretiminde ve doğal kaynakların tükenmesinde büyüme eğilimi bugünkü gibi devam ederse, dünyadaki ekonomik büyüme 100 yıl içinde sınıra dayanacak ve kontrol altına alınamayan bir düşüş yaşanmaya başlanacak.
Bu büyüme eğilimini değiştirme ve gelecek için ekolojik ve ekonomik bir denge kurma olanağı var. Dünya çapında bir denge, bireylerin ihtiyaçlarını gidermeyi sağlayacak eşit fırsatlarla tasarlanabilir. Bunun için de ne kadar çabuk harekete geçilirse şans o kadar yükselir. Burada şuna da dikkat çekmekte fayda var; Roma Kulübü tarafından “Büyümenin Sınırları” raporu yayınlandığında dünya henüz küresel ısınmayı konuşmuyordu.

Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan Çevre ve Kalkınma Komisyonu, 1983 yılında “Ortak Geleceğimiz” isimli bir rapor yayınladı. Bu raporda yoksulluk, doğal kaynaklardan sağlanan yararın eşit dağılımı, nüfus kontrolü, çevresel kirlilikle mücadele, çevreye duyarlı teknolojilerin kullanılması gibi sürdürülebilir kalkınma hedeflerine dikkat çekildi. Bununla birlikte tüm dünyada artık “sürdürülebilirlik” ve “sürdürülebilir kalkınma” daha çok konuşulmaya, tartışılmaya ve bu anlamda yeni iş modelleri geliştirilmeye başlandı. Sürecin devamında, 1992 yılında, Rio de Jenerio’da düzenlenen Çevre ve Kalkınma Konferansı, sürdürülebilirlik kavramının artık küresel bir boyut kazanması adına önemli bir adım oldu. Konferansta geliştirilen Gündem 21 Eylem Planı’nın sonucu olarak Kyoto Protokolü’nün imzaya açılması ve Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu’nun kurulması gibi olumlu gelişmeler yaşandı.

BEDEL, KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ
WWF tarafından düzenli olarak hazırlanan Yaşayan Gezegen Raporu şöyle diyor: “Tarih boyunca doğanın, beşeri kalkınmanın etkilerini göğüsleme kapasitesinin bir sınırı oldu. Geçmiş dönemlerde kirlilik ve diğer baskı unsurları yerelde çevrenin bozulmasına neden oluyordu. Ancak günümüzde doğanın direncinin sınırlarını gezegen düzeyinde zorluyoruz. Dünyanın nüfusu 1900 yılında yaklaşık 1,6 milyar iken bugün bu sayı, 7,3 milyara ulaştı. Bu dönem içinde teknolojik yenilikler ve fosil yakıtların kullanımı, artan kaynak talebinin karşılanmasını sağladı. En dikkat çekici olan, 1900’lerin başlarında azotu amonyağa sabitleyen endüstriyel bir yöntemin geliştirilmesiydi. Bu işlemle ortaya çıkan yapay gübre günümüzde dünya nüfusunun yaklaşık yarısını besliyor fakat aynı zamanda havayı, suyu ve toprağı kirletiyor. Kullanıma hazır fosil yakıtlar hem evsel kullanım hem de sanayi üretimi için enerji sağlıyor ve böylece küresel ticareti mümkün kılıyor. Ancak bunun bedeli, atmosferdeki CO2 oranında artış ve küresel iklim değişikliği oluyor. İnsan faaliyetleri ve buna bağlı kaynak kullanımları, özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren o kadar çarpıcı biçimde arttı ki, kalkınmamıza ve büyümemize zemin oluşturan çevresel koşullar bozulmaya başladı. Hiç kuşkusuz, bu risklere gezegen ölçeğinde karşılık vermek, daha önce baş etmeye çalıştığımız sorunların tümünden çok daha zorlayıcı olacak. Bir dünya sistemi yaklaşımı geliştirmek, insan faaliyetleri ile bunların gezegenin doğal durumunu değiştiren küresel etkileri arasındaki karmaşık ilişkileri anlamamıza yardımcı olacak. Böyle bir yaklaşım bize, yerel ölçekteki değişimlerin başka coğrafi ölçeklerde nasıl etkiler doğuracağını görme ve bir sistemi etkileyen etmenlerin diğer sistemleri de etkileyebileceğini kavrama olanağı sunacak.”

Yine Yaşayan Gezegen Raporuna göre, dünya sisteminin işleyişini etkileyen insan kaynaklı dokuz müdahale, “Gezegenin Sınırları”nın temelini oluşturuyor. Bunlar; biyosfer bütünlüğü diğer bir deyişle ekosistemlerin ve biyolojik çeşitliliğin tahribatı, iklim değişikliği, iklim değişikliğinin ikiz sorunu okyanus asitlenmesi, karasal sistemdeki değişim, sürdürülebilir olmayan tatlı su kullanımı, biyojeokimyasal döngülerde düzensizlikler yani biyosfere azot ve fosfor girdisi, atmosferdeki asılı maddelerde değişim, alışılmadık maddelerin yol açtığı kirlilik ve bunun sonucunda stratosfer katmanında ozon eksilmesi… Raporda şunlar aktarılıyor: “Gezegenin Sınırları kavramı, küresel ekosistemin işleyişi ve dirençliliğine dair gitgide artan bilgimize dayanarak, Dünya’nın bu kritik önemdeki alt sistemlerinin işleyişi için güvenli sınırları belirliyor. İnsan toplumları ancak sınırları belirlenmiş güvenli faaliyet alanları içinde kalarak gelişebilir ve başarılı olabilir. Bu sınırları zorladığımızda, bağımlı olduğumuz kaynaklarda geri dönüşü olmayan değişimlere yol açma riskini göze almış oluyoruz. Gezegenin Sınırları kavramı, potansiyel sınır aşımı noktalarına ilişkin bugünkü anlayışımızı şekillendirmek açısından yararlı. Bunun yanı sıra, doğal sistemlerin yönetiminde önleyici bir yaklaşım uygulanmasının ne kadar önemli olduğunun altını çiziyor. Gezegenin Sınırları’nın belirlenmesi ve bu sınırlara uyulması, Antroposen çağının yaşama elverişsiz hale gelmesi riskini büyük ölçüde azaltabilir.”

2030 SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA HEDEFLERİ
25-27 Eylül 2015 tarihleri, sürdürülebilir bir gelecek için büyük önem taşıyor. New York’ta bulunan BM Genel Merkezi’nde, bu tarihlerde gerçekleştirilen BM Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde 193 ülkenin imzasıyla 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri kabul edildi. 169 adet alt başlığı bulunan bu hedefler, aynı zamanda yaşanılabilir bir dünyaya doğru atılacak yeşil adımlar olarak tanımlanıyor. 17 maddelik hedefler şöyle:
1. Her tür yoksulluğu, nerede olursa olsun sona erdirmek.
2. Açlığı bitirmek, gıda güvenliğini sağlamak, beslenme imkânlarını geliştirmek ve sürdürülebilir tarımı desteklemek.
3. İnsanların sağlıklı bir yaşam sürmelerini ve herkesin her yaşta refahını sağlamak.
4. Herkesi kapsayan ve herkese eşit derecede kaliteli eğitim sağlamak ve herkese yaşam boyu eğitim imkânı tanımak.
5. Toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak ve kadınların ve kız çocuklarının toplumsal konumlarını güçlendirmek.
6. Herkes için suya ve sağlıklamaya erişimi ve suyun ve sağlıklamanın sürdürülebilir yönetimini garanti altına almak.
7. Herkes için erişilebilir, güvenilir, sürdürülebilir ve modern enerji sağlamak.
8. Sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomik kalkınmayı sağlamak, tam ve üretici istihdamı ve insan onuruna yakışır işleri sağlamak.
9. Dayanıklı altyapı inşa etmek, sürdürülebilir ve kapsayıcı sanayileşmeyi ve yeni buluşları teşvik etmek.
10. Ülkelerin içinde ve aralarındaki eşitsizlikleri azaltmak.
11. Kentleri ve insan yerleşim yerlerini herkesi kucaklayan, güvenli, güçlü ve sürdürülebilir kılmak.
12. Sürdürülebilir tüketimi ve üretimi sağlamak.
13. İklim değişikliği ve etkileri ile mücadele için acil olarak adım atmak.
14. Okyanusları, denizleri ve deniz kaynaklarını sürdürülebilir kalkınma için korumak ve sürdürülebilir şekilde kullanmak.
15. Karasal ekosistemleri korumak, restore etmek ve sürdürülebilir kullanımını sağlamak, ormanların sürdürülebilir kullanımını sağlamak, çölleşme ile mücadele etmek, toprakların verimlilik kaybını durdurmak ve geriye çevirmek ve biyo-çeşitlik kaybını durdurmak.
16. Sürdürülebilir kalkınma için barışçıl ve herkesi kucaklayan toplumları teşvik etmek, herkesin adalete erişimini sağlamak, her seviyede etkin, hesap verebilir ve kucaklayıcı kurumlar inşa etmek.
17. Sürdürülebilir kalkınma için küresel ortaklığın uygulama araçlarını güçlendirmek ve küresel ortaklığı yeniden canlandırmak.

By Aydınlık Luminous

Bilim kurgu Araştırma Güncel yaşam Tarih Gelecek Ekonomi Science fiction Research Current life History Future Economy