Brave New World
okuma süresi : 13:24 dakika
Kaynak : http://www.sutunc.com/2011/01/simdiki-korkak-dunyamz.html

Cesur Yeni Dünya ile tanışmam, lise ikinci sınıf psikoloji dersinde olmuştu.
Ütopyalar başlığı altında tanıtılan kitapların ( George Orwell- 1984, Campanella- Güneş Ülkesi , Platon-Devlet
Thomas More-Ütopya ve Aldous Huxley- Cesur Yeni Dünya ) benim için en ilginciydi Cesur Yeni Dünya.


Diğer kitaplarda tamamen belirli bir baskı vardı. Çocuk yapma, cinsellik , mülk edinme , özel yaşamın gizliliği gibi günümüz insanı için bile son derece önemli olan konular diğer tüm ütopyalarda farklı şekillerdeki baskılarla denetim altına alınmış, sindirilmişti.
Ancak Aldous Huxley ‘nin yarattığı bu cesur dünyada, görünür bir baskı yok. İnsanlar henüz doğmadan zaten belli bir
denetim altında tutularak kuluçkalama merkezlerinde “yapay” olarak üretiliyor ve Hindistandaki kast sistemi gibi bir sistem ile , alfa,beta, delta, gama, epsilon ve yarı moron olarak tüplerde oluşturuluyorlar. Ne iş yapacakları, hayatlarında nelerle karşılaşacakları belli.
Diğer ütopyalardaki gibi cinselliğin ayıp sayılması gibi bir durum yok. Aksine insanlar “toplu seks-poplu seks” vari şarkılarla hayatı hoşbeş edip sonrasını düşünmeden, kimseye gerçek bir bağ gütmeden yaşıyor-pardon yaşatılıyorlar.

Gel gelelim Bokanovksy gruplarına.
Birbirlerinin tıpatıp aynısı düzeinelerce insan. Kitabı okumaya başladığımda derin bir öfke duymuştum. Nasıl yapabilirler? Etik mi? Hiç kimse kalkıp buna itiraz etmiyor mu? Diye. Çünkü öğrencilere kuluçka merkezini gezdiren Mr.Foster , İngiltere’deki Bokanovski gruplarından yeterince verim elde edemediklerini,Bazı başka ülkelerde yumurtaların çok daha fazla sayıda tomurcuklanabildiğini söylüyor ve bundan derin bir üzüntü duyuyordu. Kitabı okumaya başladığım zamanlarda bu bana son derece acımasızca gelmişti. İnsanlar annesiz, babasız, yapayalnız. Onları “belli işleri yapmaları için” oluşturan insanlar var ve bazı insanların yüzlerce kopyası var. Delilik! Ancak daha ileriki sayfalarda, uykuda şartlandırılmayı, Pavlov’un köpeklere yaptıklarının
bebeklere uygulanıp onları tüketimden alıkoyan, zihinlerini ve sorgulama yetilerini geliştiren her şeyden uzak durmalarını sağlayan eğitimleri, denetleyicilerin ; insanların yalnız kalabilme(yani bir başına durup düşünebilme) haklarını çeşitli duyusal filmlerle, bir nevi uyuşturucu olan somayla suistimal etmeleri , insanların hemen her türlü sorgulamaya ve düşünmeye iten kitaplardan uzak tutulmasını okudukça neden insanların yönetime karşı çıkmadığını, birey olma kavramının beyinlerine oluşmadığını anladım. Bu şekilde
şartlandırılan insanların böylesi bir dünyada tıpatıp benzerleri olması iyi bile sayılabilir hatta!!

Tüplerin içinde yetişmiş, zekası ve fiziksel özellikleri ait olduğu gruba göre eksiltilmiş veya arttırılmış, birey olduklarının farkında olmayan ve alenen yaşayan insanların bir şeyin etik olup olmadığı hakkında bir görüşe sahip olmasını bekleyemem. Ancak günümüzde bize
verilen( elde ettiğimiz demek bence saçmalık) özgür düşünce ortamı(!!) el verdiğince insan klonlamanın, hayata ,fiziksel özelliklere, zekaya müdahalede bulunmanın etik olup olmadığı kavramı üzerine konuşulabilir.

Koyunlar, kuzular, tavuklar klonlanarak belki daha fazla verim elde edilebilir.( Elbette klonlamanın bir tavuğun maliyetinden daha ucuz olduğu zamanlardan bahsediyorum) Ya insan?
Etten, kemikten, düşünebilen, duyguları olan, belki de bir ruhu olan insan? Günümüz şartlarında klonlanan insanlara zaten gerek yok. Cesur Yeni Dünya’da ayak işlerinde çalıştırılacak koyunlar klonluyorlar. Bizde zaten yeterince koyun-insan yok mu? Şartlar ancak kitapta anlatılanlar gibi olursa, kimse klonlamaya sesini çıkartmaz veya klonlananların “Vay bana sordunuz mu klonlarken?”, “ Sizin boyunduruğunuz altında yaşamak istemiyorum.”, “ Asıl olan benim diğerleri klon” tarzı söylemlerde bulunmaları ihtimal dahilinde bile olmazsa ancak “başarılı” olabilecek bir insan klonlama işleminden bahsedebiliriz. Ha etik mi? Benim açımdan korkunç bir şey.Çünkü her bireyin kendine özgü
bir zekası, düşünme tarzı, sevme,sahiplenme biçmi ve kaderini belirleme hakkı vardır. İster
Milattan Sonra 2010 yılında olalım ister Ford’dan Sonra 625 yılında, hiçkimsenin ve hiçbir gücün bireyin birey olma hakkını elinden alma hakkı yoktur.
Şu anki dünya düzeninde insanın insan olmaktan kaynaklanan hakları hemen hemen bütün devletlerce kabul edilmiş durumda. Bunu korumak ise devletin, yani gücün görevi. Yaşama, Barınma, Beslenme, eğitimin başlıca haklarımız olduğu yıllardan beri okul kitaplarımızda
yazar. Devletin görevi de vatandaşlarının yaşamını ve konforunu güvence altına almaktır. Sosyal devlet anlayışı da buradan ortaya çıkmıştır diye düşünüyorum.
Devlet Hastaneleri, Aş evleri, okullar,sığıma evleri hep bu amaca hizmet ediyor. Ülkemizde her ne kadar devlet okullarındaki imkanlar özel okullardakilerden çok çok daha kötü, devlet hastaneleri özel hastanelere göre son derece bakımsız ve işleyişi yavaş olsa da, devletimizin; sosyal devlet olma görevinin ilk aşamasını bir nebze yerine getirdiğini söyleyebiliriz.

“Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” sözü bence herhangi bir özgürlüğü ifade etmediği gibi insanları, yani yarım gramlık soma almadan yalnız başına kalıp düşünebilen, iktidar, yükselme hırsı olan , mümkün mertebede sorup sorgulayabilen “bireyleri” birbirinden ayıran
birincil faktördür. Evet, bu şekilde işleyen bir serbest piyasada ekonomi düzelebilir, rekabet ortamı olduğu için teknoloji çok daha hızlı bir şekilde ilerleyebilir. Bu teknolojiden ,gelişmelerden faydalanan haberi olan insan sayısı da artmış olabilir.Ancak bu “ ayranı yok
içmeye, tahtrevanla gider el yıkamaya” atasözünü de beraberinde getirmez mi?
Devletin bireylerin üzerinden “görünür” baskıyı çekmiş olması, tv , internet , wii, play stationın başından ayrılmayan, bu uğraşları bir “zaman harcama” olarak görmediğinden bütün gün işte çalışmaktan yemek yapmaya zaman bulamayan ve “fast food”la beslenen, televizyona
çıkan “teen idoller “gibi giyinip taksitle veya inanılmaz faizlerle birincil,ikincil belki de üçüncül ihtiyaçları olan şeyler alan, sonuçta zihnimize kazınan reklamlarla bizi tektipleştirip bireysellikten çıkartan da odur. Bunun sonucunda ise, kendi eski başkanları
“George Kennedy kimdir?” sorusuna “Film yıldızıydı sanırım.” Cevabını veren azımsanamayacak azınlıklar ortaya çıkartmaktadır. Ee hani özgürdük? O zaman ben nasılgittim, özgür irademle dünya üzerinde milyonlarca kişide olan bu ayakkabıya maaşımın
yarısını verdim?
Burada savunduğum herhangi bir ideoloji değil. Özgür iradesiyle hareket edebilen ve birey olduğunun bilincinde olan insanların nerede olduğunu merak ediyorum sadece. Ben onlardan birisi değilim. Hayır, Fenny Crowne da değil. İkimizin arasında yaşadığımız coğrafya ve yüzyıllar dışında belki de hiçbir fark yok. Fenny , birlikte olabileceği erkekler, alabileceği şeyler, oynayacağı oyunlar, gideceği filmler konusunda son derece özgür olduğunu düşünüyor. Devleti onu hastalıklardan koruyor, sağlık hizmeti sunuyor, hatta psikolojik danışmanlık hizmeti bile var. Hayat ona güzel! Oysa Bernard birey olduğunun farkında. Kuluçkada olduğu zaman yapılmış ufak bir hata onun boyunun Delta grubuna mensup insanlarınkiyle eşit olmasına neden olmuş. Oysa ki o bir Alfa artı! Bu nedenle kendinden aşağı seviyede olanlardan yeterince saygı görmüyor, Alfa olanlar tarafından küçük görülüyor. Bu nedenle de yalnız, küskün ve kompleksli. Belki de Fenny ‘nin asla ve asla tercih etmeyeceği bir durum ancak ben o koskoca dünyada Bernard ve Helmholtz gibi birey olduğunun farkında ve bu nedenden dolayı acı çeken birisi olmayı yeğlerim.
Kitaptaki bir diğer “insanlık dışı” diye düşündüğüm şey, bir sürü bebeğin kitap ve çiçeklerle dolu bir odaya koyulması , bebeklerin çiçek ve kitaplarla oynanmasının istenmesi ve sonra da odanın tabanından elektrik verilmesi. Bu olay haftalarca, yüzlerce kez tekrarlanıyor ve bu
şekilde bebeklerin hayatları boyunca çiçekler ve kitaplardan uzak durması sağlanıyor. Kulağa korkunç geliyor değil mi? Şu anda bizim yaşadığımız hayat daki bazı olaylar da belki bundan beş yüz yıl önce yaşamış birisine böyle geliyordur?

Kitaplar ve çiçekler… Denetçilerin, yani dünyada düzeni sağlamakla görevlendirilmiş elçilerin, neden insanları kitaplardan uzak tutmak istediklerini az çok tahmin edebiliyoruz. Başka hayatlar yaşamayı düşlemek, empati kurmayı öğrenmek, çoşkulanmak, sevgiyi, aşkı
öğrenmek, hayat ve gelecek hakkında sorular sormak, “Ben neyim?, Ne olacağım?” diye sorular sormak.Denetçilerin denetleyemeyeceği,adı üstünde “denetlenemez” bilgileri elde etmek ve daha niceleri. Peki ya çiçekler? Neden cesur yeni dünyanın düzen koruyucuları insanları çiçeklerden uzaklaştırmak istesinler? Bunun nedenini Mr. Foster çok tatmin edici bir şekilde açıklıyor.Çiçeklerin herhangi bir zararı olmadığı ancak yararının da olmadığını,insnaların boş vakitlerini geçirmek için parklara gitmesinin son derece güzel bir şey olduğunu
ancak malesef ki masrafsız olduğunu söylüyor. Bu nedenle insanların piknik yapıp doğanın tadını çıkartmaları yerine oradaki çeşitli sporları yapmalarının her zaman tüketmeye yönelik olan hayatları için en iyisi olduğunu ve bu nedenle insanların çiçeklerden nefret etmelerini sağlayıp para harcamaya yönlendirildikerini belirtiyor. Oldukça ilginç bir bakışaçısı.
Gaddarca , acımasız ama başarılı.

Psikoloji dersi görmüş insanlar Pavlov’u ve köpeklerini iyi bilir. Cesur Yeni Dünya’da da insana verilen değer, Pavlov’un köpeklerine verilen değer kadar , belki de daha da düşük olduğu için, zaten şişelerde , yapay bir şekilde oluşturulmuş, kendisi gibi yüzlerce
Botanovsky kopyası olan minik bebeklerin elektrik şoku alıp şartlandırılmaları doğal olsa gerek. Bugün devletin stratejisi gereği bir bankada patlatılan bir bombada kaza eseri orada bulunan insanın ölmesi gibi bir şey değil mi bu? Hatta daha dürüstçe, çünkü aleni bir şekilde yapılıyor. Amaç uğruna üretlien insanların şu anda amaç uğrauna ölenlerden farkı ne? Neden
bize Cesur Yeni Dünya’daki klonlama, psikolojik şartlandırma, rüyada öğretim, tüketime alıştırma, kitaplardan yoksunluk, anne-babadan yoksunluk garip ve imkansız geliyor? Buolaylar sadece günümüzde yapılanların birer simgesi. İki yüzyıl önce yapılanların da…

Ütopya; gerçekleşeceği öngörülen bir düzeni ; biraz geçmiş ve günümüzden etkilenerek, biraz da hayalgücü ve felsefe ile birleştirip oluşturma halidir. Evet, tamamen kendi tanımım ancak yanlış olduğunu düşünmüyorum. Ütopyalara baktığımızda, cidden son derece önemli toplumsal eleştirilerle karşılaşıyoruz. Geçmişte ne kadar özgürdük? Şimdi ne kadar özgürüz? Bunları öngörerek iskeleti oluşturulan bir “ ütopik dünyanın” her ne kadar ilginç ve sıradışı görünse de ileride kitaplarda geçen ütopik olayların bazılarının gerçekleşeceği kuvvetle muhtemel. Evet, belki 1984’te bizi sürekli izleyen bir “Big Brother” ortaya çıkmadı ancak günümzüde ülkemizin en büyük sorunlarından “özel yaşamın gizliliği”, “konuşmaların kayıt altına alınması”,”izlenme” gibi devletin insanların özel yaşamına fütursuzca burnunu sokması
durumu George Orwell’ın biraz da abartarak öngördüğü “korku toplumu” olmaya yaklaştığımızın kanıtı olarak gösterilemez mi?

1984 ‘deki olayların bir şekilde benzerini günümüzde yaşıyoruz ve belki de ileride bunu çok daha net fark etmemize neden olan olaylar yaşayacağız. Cesur Yeni Dünya’da ise kendilerini son derece özgür hisseden ve hallerinden son derece memnun olan insanlar güruhu ile karşı karşıyayız. Dünya denetçileri de halkın hiçbir şeyi sorgulamadan tüketmesi ve onları piramidin zirvesinde rahat bırakması için ellerinden geleni yapıyorlar. Bence son derece tanıdık bir dünya bu. Bir Dolar’ın arkasına bakmamız yeter de artar bence. Yalnız günümüzdeki düzen ile en büyük ayrım, devletin müdahelesinin Aldous Huxley’nin üütopyasında açık seçik bir biçimde olmasıdır. Ülke ve yabancı dil diye bir şey yoktur. Herkesin dili ve vatanı aynıdır. Din diye bir şey yoktur. Bu nedenle de “ruh” diye bir şeyin varlığı söz konusu bile değildir. John ve Cesur Yeni Dünya insanlarının arasındaki en büyük uçurum da benim açımdan “inanç”tır. Hiçbir şeye inanmamak veya tanrılara inanmak. Her ikisi de birer eylemdir. Ancak John’un yeni keşfetmeye başladığı dünyada insanlar kendi başlarına bir saniye olsun kalmadıkları için manevi olarak desteğe ihtiyaç duymazlar. Bu nedenle kendi tanrılarını ya da tanrısızlıklarını yaratmaları gerekmemiştir. İlahi ayinler de
yalnızca cinselliğe yöneliktir. Bağıran çağıran ve şarkı söyleyerek çoşumlanan insanların bir tanrısı yoktur. Ancak bir ayinde kendini kaybetmenin, kırbaçlamanın,acı çekmenin veya “kutsalbirleşme yaşamanın” da herhangi bir inançla ilgisi yoktur zaten. İnsanın tamamen
yaşama bağlılığından kaynaklanan bir nevi taşkınlıklar olarak adlandılabiliriz bunları.Ha, geçmişte ve günümüzde bu taşkınlıklar, dinler,tanrılar, tekkeler, tarikatlar başlıkları adı altına sığınmışlardır. Oysa acı çekmek, haz duymak, mutluluk yaşamak, sevinçten veya
üzüntüden ağlamak, hiçbir şey yememek vs. Durumları insanoğlunun kendi içerisindedizginleyemediği yaşam enerjisinden kaynaklanmaktadır.Kendini keşfetme arzusu…

Kitabı okurken, insan kendini “ Nasıl oluyor da insan yaşamını bu kadar denetim altınaalabiliyorlar? Bu hakkı onlara kim veriyor?” diye sorarken buluyor. Fenny’nin Jhon’un onusevip sevmediğini düşünürken bir anda dalması ve şişedeki cenine uykusuzluk aşısı yapıp yapmadığını hatırlamaması, o ceninin yirmi iki yaşına geldiğinde, bir alfa eksinin çalışacağı işlerde son derece umut vaat eden bir gençken bir anda ölmesine neden olacaktır. İnsan hayatı klonlanacak, beynine oksijen götürmeyerek zeka geriletecek veya takviyelerle geliştirecek ,
fiziksel özellikleri değiştirilecek, istendiği gibi eğitim verileceki istendiği gibi davranılacak kadar ucuz mudur? Bir el sürekli bu insanların ensesinde ve insanlar bunun farkında bile
değiller. Ne garip, kitabı okurken sürekli şaşırdığım büyüklerin küçüklerin hayatını belirleme ve müdahale etme olgusunu çok yadırgamıştım. Peki ya bugün İran’da ne oluyor?İnsanlar istedikleri gibi giyinebiliyorlar mı? Ya da cumhurbaşkanı ve tayfası hakkında en ufak bir kötü söz söyleyebiliyorlar mı?Aldous Huxley’nin belki de yazmayı unuttuğu belki de “böyle bir dünyada zaten olmaz” dediği suç işleme, adam öldürme İran’da nasıl cezalandırılıyor? Devleti geçtim, en büyük baskı unsuru ise; aile. Kim istediği ile evlenebiliyor? İstediği gibi
bir hayat sürebiliyor? Her şey irade dışı. Totaliter rejimlerin en büyük amacı “müdahale etmek”tir ve ne ironiktir ki bu amaç aynı
zamanda onların en büyük kusurudur. Tek bir kişi veya bir grubun halka dilediği gibi davranabilmesi, istediği kuralı koyabilmesi, istediğinde insan haklarını hiçe saymasıdır totaliter rejim.(Evet, yine hiçbir yere bakamdan kendi tanımımı kendim yaptım. ) Cesur Yeni
Dünya’da insanların kuzu gibi her şeye itaat etmesi ve onlara biçilen kalıpların dışına çıkamamalarını yadsıyorken, Hitler’in Almanyası’nda Gettolara “tıkılmış” binlerce Yahudi’nin hayatlarını filme çekmekten , acımaktan başka ne yapıyoruz? Bu durum neden yadsınmadı? Bilmiyor muydu kimse?Güçten, kudretten mi korkuyorlardı? Şimdi insan hakları diye bas bas bağırınırken, o zaman neden kimseden ses soluk çıkmadı? Bana dokunmayan bin yaşasın hesabı… Mussollini İtalya’da stadyumlara insanları doldurup katlederken ya? Irak’da öldürülenler, işkence görenler ortada. Kim ne yapıyor? Neden bir “ütopyayı” çok koloay bir şekilde yadsıyıp ötekileştirebiliyorken hemen her gün tv de
gördüğümüz katliamları bir yandan kolamızı yudumlarken izliyoruz? En fazla facebook ya da twitter da kınamıyor muyuz olanları? Vicdanımızı rahatlatmıyor muyuz bu şekilde?

Eğer geçmişte ve şimdide bu derece korkunç olaylar alenen, evet alenen yaşanmışsa, gelecekte bunların bin beteri ile neden karşılaşmayacakmışız ki? Sarı saçlı mavi gözlü Alman ırkı üstün tutulurken, neden alfa çift artıları yaratanlara canavarca bir şey yapıyorlarmış gözüyle bakıyoruz? Ne kadar ekmek yediğimiz, nereye gittiğimiz, kimlerle konuştuğumuz, ne giydiğimiz harfi harfine biliniyor, izleniyorken veya izlenmişken neden ütopyalardaki dünyalar bize “bu kadarı da olmaz” dedirttiriyor? Olur , bal gibi olur. Kenan Evren’in yaptığı neydi? 60,70,80darbeleri? Askeri cunda? Sokağa çıkılabiliyor muydu ? Dolaşılabiliyor muydu insanlar rahatça ?Herkesin ne yaptığı ne ettiği harfi harfine kayıt altına alınmıyor muydu?

İnsanlar hemen her koşula ayak uydururlar. Eğer cidden tüm insanlıpı birleştiebilecek bir güç çıkıp, onları kitaptan, düşüncelerden uzak tutsa, anne-baba olgusu utanç verici bir şeydir diye şartlandırsa ,sizi alfa , beta, delta, gama, epsilon ve yarı moron diye ayırıp yüzlerce kopyanızı yapsa, hayır kimsenin gıkı çıkmaz. Belki de İran’da olduklarından çok daha özgür yaşamaya başlarlar.
Özgürlükten neyi kast ettiğimize bağlı tabii…

By Aydınlık Luminous

Bilim kurgu Araştırma Güncel yaşam Tarih Gelecek Ekonomi Science fiction Research Current life History Future Economy